| Back | Index | Next |
Mervanoğulları halifeleri, hilafeti aileleri arasında elden ele gezdirme, Emirulmüminin Ali'ye lanet ve küfretme o hazretin makam ve mevkisini aşağı getirmede Ömer b. Abdulaziz dönemine kadar Muaviye'nin siyasetini izlemişlerdir. Sıra Ömer b. Abdulaziz'e gelince İmam Ali'ye (a.s) lanet ve küfredilmesini yasaklamıştır. Ne var ki, Ömer b. Abdulaziz döneminde insanlar İmam Ali'ye (a.s) lanet ve küfretmeye alışmışlardı, hatta bazıları bunu bir farz bilip terkini caiz bilmemekteydiler! Herran ahalisi gibi Ali'ye (a.s) lanet edilmeden kılınan Cuma namazını kabul görmüyorlar, "Lanetsiz kılınan namaz, namaz değildir!!" diyorlardı. Yine Ömer b. Abdulaziz'in iki yıl bir kaç ay kadar[641] kısa bir zaman hilafet sürdükten sonra ailesi tarafından zehirlenerek öldürüldü! [642] Ömer b. Abdulaziz'in öldürülmesiyle Ümeyyeoğulları tekrar eski alışkanlıklarına dönerek İmam Ali'ye (a.s) lanet ve küfretmeye devam ettiler; bu durum Abbasiler hilafete geçinceye kadar sürdü. Abbasoğullarının siyasetini ise aşağıda inceleyeceğiz!
Abbasoğulları halifeleri arasında Ebu Cafer Mensur-i Devaniki, Harun-ur Reşid ve Mütevekkil gibi, Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ini (a.s) öldürüp makam ve mevkilerini Müslümanlar arasında aşağı düşürmede Emevilerden öne geçenler vardı!! Yine onların aksine Resulullah'ın Ehlibeyt'inin tarafını tutup hürmetlerini gözetenler de vardı.[643]
Mesele şuydu: Halk, Muaviye'nin kendilerini yetiştirdiği gibi doksan yıl Ümeyyeoğullarının hilafeti döneminde Emirulmüminin Ali'ye (a.s) lanet ve küfretme, ondan teberri etme, makam ve mevkisini düşürmeyle yetişmişlerdi;[644] böyle bir eğitimin etkileri Abbasilerin hilafeti dönemine kadar sürmüş, onların döneminde de yetmiş defa sabahları ve yetmiş defa da akşamları Emirulmüminin Ali'ye (a.s) lanet eden, o hazreti kötüleyen hadis ve rivayetler uydurarak Bağdat ve diğer büyük İslam şehirlerinde yaygınlaştıran Hureyz b. Osman (ö. 162 kameri) gibi bilgin ve muhaddisler ortaya çıkmıştı!!
Veya çeşitli şehirlerin ahalisi arasında, Vasit şehri ahalisi gibi insanlar da ordaya çıkarak şehirlerinin meşhur bilgin ve muhaddisleri Abdullah b. Muhammed b. Osman'ı (ö. 371 kameri) "Tayr hadisi"ni anlatması yüzünden makamından alıp, böyle birisi kafir ve necis olmuştur suçuyla oturduğu yeri yıkayıp temizliyorlardı; netice de tardedilerek inzivaya çekiliyorlardı.
Evet, Emirulmüminin Ali'nin (a.s) faziletinde sadece bir hadis söylemesi yüzünden, şehir halkı meşhur muhaddislerini yerinden kaldırarak necis oldu diye suçlayarak oturduğu yeri yıkayıp inzivaya ittiler!!
Mesele, sadece söylediklerimiz ve ismini andıklarımız veya belirttiğimiz dönemle sınırlı değildir; aksine bu meseleler elden ele günümüze kadar sürmüştür. Biz geçen sayfalarda, asırlar boyunca Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin (a.s) ismini gizlemede, onlar hakkında çirkin şeyler yaymada, makam ve mevkilerini düşürmede halife ve hükümdarların yaptıklarından bazı örnekler getirmeyle yetindik.
Onlar Müslümanların Ehlibeyt'e (a.s) yönelip kendilerine sırt dönmelerinden, saltanat ve güçlerini zayıflatmalarından ve sonuçta Kureyiş'in hilafet ve hükümdarlığının ellerinden çıkıp, yerine onların hükümetlerinin viranelerinde Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin hükümetinin kurulmasından endişeleniyorlardı.
İşte bu nedenle, Ümeyye ve Mervanoğulları'ndan Abbasilere kadar hükümdarlardan tutun hükme uyanlar, vali ve kumandanlara kadar Kureyiş siyaseti, Resulullah'ın (s.a.a) sünneti, Ehlibeyt'in ve o hazretin ashabın rivayetlerinde Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ine (a.s) ait şeyleri gizleyip tahrif etme ve gerçekleri Müslümanlardan uzak tutma sonucuna vardı. Hilafet Mektebi da, ileride beyan edeceğimiz on çeşit gizleme ve tahrifin icrasında bu siyaseti uyguladılar!
Sünnet ve Hadiste on çeşit gizleme ve Tahrif
Halifelerin, Siyasetlerine Muhalif olan Sünnetin Karşısında tepkileri
Bu bölümde, Hilafet Mektebinin siyasetlerine aykırı nasslara karşı davranışlarının bir örneğine değineceğiz. Özellikle Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinde ve sahabenin sözlerinde İmam Ali'nin (a.s) "vasi" diye meşhur olduğu söz konusu nasslara karşı Hilafet Mektebi izleyicilerinin tepkilerini inceleyeceğiz.
Resulullah'ın (s.a.a) ashabından muteber, tamamen güvenilir çeşitli rivayetlerde o hazretin "Ali benim vasim ve yardımcımdır" ve bazı rivayetlerde de, "Ali benim halifemdir" buyurduğu geçer.
Fakat bütün bu lakaplar arasında, Emirulmüminin Ali "vasi" lakabıyla daha bir meşhur olmuş, daha fazla tanınmıştır. Öyle ki, bu lakap Ali'ye has bir isim olmuş, Ali'den başka hiç kimse bu lakapla tanınmamıştır. Nitekim daha önce Resulullah (s.a.a) da ona "Ebu Turab" künyesini vermiş, bu Ali'ye ait bir olmuş, o hazret bununla tanınmış ve Ali'den başka hiç kimse bu künyeyle tanınmamıştı.
Ashap, tabiin ve onlardan sonra gelenler Emirulmüminin Ali'yi çokça "vasi" diye anmışlardır; nitekim bu lakap kitap ehlinin bilginlerinin söz ve yazılarında geçmiş ve insanları bundan aydınlatmışlardır.
Emirulmüminin Ali'nin (a.s) "vasi" lakabıyla meşhur oluşu Hilafet Mektebi siyasetiyle çeliştiğinden bunu inkar edip, bu alandaki nassları gizlemek yolunda oldukça çaba harcadılar. İlk önce Ümmü-l Müminin Aişe güçlü bir propagandayla İmam Ali'nin (a.s) "vasi" lakabıyla meşhur olmasına karşı mücadeleye girişip bunu tamamen inkar etti. Ondan sonra da Hilafet Mektebi izleyicileri asırlar boyunca çeşitli şekillerle İmam Ali'nin (a.s) bu meşhurluğuna karşı saldırılarına devam ettiler.
Hilafet okulunun bu alanda yaptığı en önemli hareketlerden biri vasiyet hakkındaki nassları gizlemekti. Öyle ki her araştırmacı, ister vasiyet alanında olsun, ister diğer alanlarda genel olarak halifelerin siyasetine aykırı olan nassların gizlenmesini çok acı ve yürek yakıcı bir şey bulacaktır.
Hilafet okulunun gizlemelerinden aşağıdaki on örneği Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini gizleme hasebiyle önemliden başlayarak en önemliye doğru sıralayacağız:
1- Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin hadisinin bir bölümünü silip onun yerine anlaşılmaz bir söz yerleştirme.
2- Sinildiğine işaret ederek Sahabenin siretinden rivayetin tamamını silme.
3- Resulullah'ın sünnetinden hadisin anlamını tevil etme.
4- Silindiğine işaret etmeden Sahabilerin sözlerinden bir bölümünü silme.
5- Silindiğine işaret etmeden Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden rivayetin hepsini silme.
6- Resulullah'ın (s.a.a) hadisinin yazılmasını engelleme.
7- Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin rivayetleriyle ravilerini ve hakim gücü eleştiren kitapları taz'if etme.
8- Kitaplarla kütüphaneleri yakma.
9- Sahabenin siretinin rivayetinin bir bölümünü silip onu tahrif etme.
10- Resulullah'ın (s.a.a) doğru sünneti ve ashabın sahih sireti yerine yalan rivayetler uydurma.
* * *
Hilafet okulunda gizleme çeşitlerinden biri Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin hadisinin bir bölümünü silip onu anlaşılmaz bir cümleye çevirmekti. Aynen "En yakın hısımlarını uyarıp-korkut" ayetinin tefsirinde, Haşimoğulları'nı daveti nakleden rivayette Taberî ve İbn-i Kesir'in yaptıkları gibi. Bu ikisi Resulullah'ın (s.a.a) o toplantıda Ali (a.s) hakkında buyurduğu, "O sizin aranızda benim vasim ve vezirimdir" cümlesini atmış bunun yerine "şöyle ve böyle" kelimesini bırakmışlardır; halbuki bu belirtisiz bir kelime olup hiç bir şeyi anlatamamaktadır.
Yine Buhari'nin kendi Sahih'inde, daha önce değindiğimiz Abdurrahman b. Ebubekir'in rivayetinde sahabenin siretine yaptıkları da bunlardandır. Buhari, Abdurrahman'ın Mervan'a ne söylediğini nakletmeyip onun yerine, "Abdurrahman bir şey dedi" yazmıştır! Abdurrahman'ın sözünü belirsiz ve kapalı olarak "şey" diye tabir etmiştir.! Ayrıca, Ümmü-l Müminin Aişe'nin, Mervan'ın babasının hükmü hakkında Resulullah'tan (s.a.a) rivayet ettiği şeyi silmiştir!
Yine bu gizlemelerden biri de Resulullah'ın (s.a.a) Bedir savaşı hakkında ashapla müşaveresi ve ashabın o hazrete cevabında yaptıklarıdır. Taberî ve İbn-i Hişam şöyle yazarlar:
Kureyiş'in, ticaret kervanını korumak için hareket ettiğini Resulullah'a (s.a.a) haber verdiklerinde Resul-i Ekrem bunu ashaba açarak onlarla müşaverede bulundu. Bunun üzerine Ebubekir kalkarak güzel bir konuşma yaptı! Sonda sonra Ömer kalkarak o da güzel bir konuşma yaptı! Daha sonra Mikdad b. Amr kalkarak şöyle dedi: "Ya Resulullah! Allah Tealâ'nın sana emrettiğini yap; biz de senin yanındayız. Vallahi biz İsrailoğulları'nın Musa'ya söyledikleri "Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız!" sözü söylemeyiz, aksine sen ve Rabbin onların üzerine git, biz de sizin yanınızda onlarla savaşırız..." Resulullah (s.a.a) Mikdad'ı tebrik ederek hakkında hayır duada bulundu.
Ve Sa'd b. Muaz-ı Ensari'nin Resulullah'a verdiği cevapta şöyle geçer: "Ya Resulullah! Sen nasıl ister ve salah görürsen öyle davran; biz de seninle birlikteyiz. Gerçekten seni peygamber gönderene andolsun ki bize denizin derinliklerine girmeyi emredersen, seninle birlikte denizin derinliklerine gireriz ve bizden hiç kimse itaatsizlik etmez." Daha sonra Sa'd'ın sözlerinin Resulullah'ı (s.a.a) memnun ettiğini yazar.
Dikkat ediniz! O ikisi -Ebubekir'le Ömer- Resulullah'a (s.a.a) ne söylediler, neden onların söyledikleri rivayette silinerek yerine, "Güzel konuştu" yerleştirilmiştir?! Bu iki sahabinin cevabı güzeldiyse, neden Muhacirlerden olan Mikdad'ın ve Ensar'dan olan Sa'd b. Muaz'ın sözlerinin tamamını naklettikleri halde o güzel cevabı kaydetmemişlerdir?!
Müslim de bu rivayeti şöyle kaydeder: Resulullah, Ebusüfyan'ın kendilerine doğru hareket ettiğini haber alınca ashapla müşaverede bulundu. Bunun üzerine Ebubekir konuştu, fakat Resulullah (s.a.a) yüzünü ondan çevirdi. Daha sonra Ömer konuştu Resulullah (s.a.a) ondan da yüzünü çevirdi...
Hayret! Eğer bu iki sahabe yerinde ve güzel bir şey söylemiş olsalardı neden Resulullah (s.a.a) hoşlanmayarak onlardan yüzünü çevirsin?!! Bu iki sahabenin o gün Resulullah'a (s.a.a) ne söylediklerini merak ederek Vakidî ve Mukrizî'nin kitaplarına müracaat ettiğimizde bu ikisinin başka şeyler söylediklerini gördük. Vakidî diyor ki:
Ömer Resulullah'a şöyle dedi: "Ya Resulullah! Vallahi Kureyiş bütün gurur ve iftiharlarıyla sana gelmektedir. Vallahi Kureyiş izzet bulduğu günden itibaren zillet ve alçaklığı tatmamıştır ve tuğyan ettiği günden itibaren de kanun ve imana yanaşmamıştır. Vallahi Kureyiş iftiharlarını kaybetmeyecek ve sana karşı amansız bir savaş yapacaktır. O halde kendini böyle bir savaş için hazırla ve ona layık bir güç bul..."[645]
İbn-i Hişam, Taberî ve Müslüm'in rivayetinden, Ebubekir'den sonra Ömer'in kalkarak konuşup görüşünü belirttiği anlaşılmaktadır. Taberî'yle İbn-i Hişam, bu iki sahabenin sözlerini "Güzel" diye nitelendirmektedirler!
Fakat Müslim'in rivayetinde Resulullah'ın (s.a.a) ilk önce Ebubekir'in ve sonra da Ömer'in sözlerinden yüzünü çevirdiği geçer. İşte buradan Ebubekir'le Ömer'in sözlerinin aynı şey oldukları anlaşılmaktadır. Vakidi'yle Mukrizi Ömer'in söylediklerini kaydedip, Ebubekir'in söylediklerini nakletmekten sakındıkları için Ömer'in sözlerinden Ebubekir'in ne söylediğini anlamak mümkündür. Ve bu iki sahabenin söyledikleri halkı rahatsız edebileceği için İbn-i Hişam, Taberî ve Müslim'in rivayetlerinde bu ikisinin sözleri silinmiştir. İşte bu gizlemeler nedeniyle Hilafet Mektebi izleyicileri arasında bunların kitapları muteber ve güvenilir sayılmaktadır.
Fakat Buhari kendi Sahih'inde bu rivayeti kapalı ve belirsiz bile olsa nakletmediği için sihhat ve doğruluk açısından Hilafet Mektebinin bütün kitapları arasında özel bir konuma sahiptir.
Ayrıca, Taberî'yle İbn-i Kesir, Haşimoğulları'nı uyarıp-korkutma hadisinde Resulullah'ın (s.a.a) buyruğundan "vasim ve vezirim" ibaresini belirsiz "şöyle ve böyle" olarak değiştirmişlerdir. Çünkü bu rivayet, hilafet ve önderlik konusunda Hz. Ali'nin (a.s) kesin hakkını insanlara beyan etmektedir; oysa insanların bundan haberi olması katiyen doğru değildi!
Buhari de Abdurrahman b. Ebubekir'in sözlerini "bir şey" diye değiştirmiştir. Çünkü aksi durumda Abdurrahman'ın sözleri Muaviye, Yezid ve Mervan gibi halifelere dokunur ve insanlar bilmeleri yakışmayan şey konusunda aydınlatırdı!
Ebubekir'le Ömer'in Resulullah (s.a.a) karşısında verdikleri cevaplar sözleri Sire-i İbn-i Hişam, Tarih-i Taberî ve Sahih-i Müslim'de değiştirilmiştir. Çünkü bu iki sahabenin sözleri, ilk iki halifeye yakışmayan bir anlam taşıyordu. İşte bu nedenle onlardan birinde rivayetin bir bölümünü silerek yerine belirsiz bir şey bırakmışlardır!
Bu gibi gizlemelere, Hilafet Mektebi ulemasında sık sık rastlanmaktadır.
Hilafet Mektebi ulamasının gizlemelerinden biri de Muhammed b. Ebubekir'le Muaviye arasında gidip-gelen mektuplardır. Oysa Nasr b. Muzahi'in (ö. 212 hk.) Sıffin adlı kitabında ve Mesudî'nin (ö. 346 hk.) Murucu'z - Zeheb adlı kitabında Muhammed b. Ebubekir'in Muaviye'ye yazmış olduğu Emirulmüminin Ali'nin (a.s) faziletlerinden ve o hazretin Resulullah'ın "vasi"si olduğundan bahsettiği mektubun tamamını kaydetmiştir. Muaviye de ona verdiği cevapta bütün bunlara itiraf etmiştir.
Fakat mektupta ve cevabından yayılması halifelerin makamını düşürecek konular olduğu için Taberî (ö. 310 hk.) her iki mektubun rivayetlerinin senetlerine işaret ederek, "normal insanların bu konuları duymaya gücü yetmez" bahanesiyle onları kaydetmemiştir. Veya başka bir tabirler, O, böyle bir bahaneyle kasıtlı olarak hakkı insanlardan gizlemiştir!!
Taberî'den sonra gelen İbn-i Esir (ö. 630 hk.) de Taberî'yi izleyerek aynı bahaneyi getirmiştir!
Bu ikisinden sonra gelen İbn-i Kesir ise el-Kubra[646] adlı eserinde Muhammed b. Ebubekir'in mektubuna işaret etmiş, fakat, "Mektupta sertlik kullanılmıştır" demekle yetinmiştir.
Taberî'yle İbn-i Esir, Muhammed b. Ebubekir'in mektubu ve Muaviye'nin cevabı hakkında, "Normal insanların bu konuları duymaya gücü yetmez" derken, normal ve sıradan insanların bu iki mektupların içeriğini duyduktan sonra halifeler hakkında görüşlerinin değişeceğini kastetmektedirler!
Bu gibi gizleme veya kaydedilmediğine işaret ederek rivayetin tamamının silinmesi Hilafet Mektebinin bilginlerinde azdır.
Hilafet Mektebindeki gizlemelerden bir diğeri de hadisin anlamını tevil etmektir. Nitekim Zehebî,[647] Nesaî'nin -"Sünen-i Nesaî" kitabının yazarı- hayatını anlatırken aynı şeyi yapmış ve şöyle demiştir:
Nesaî'den, Muaviye hakkında bir kitap yazmasını istediklerinde, Nesaî, Muaviye'nin fazileti hakkında "Allah'ım! Onun karnını doyurma" hadisini yazayım mı?" dedi.
Zehebî sonra diyor ki:
"Bu hadis Muaviye için bir fazilet olabilir! Çünkü Resulullah şöyle buyuruyor: Allah'ım! Kendisine lanet veya küfrettiğim kimse için lanetimi rahmet ve temizlik kaynağı kıl!!"
Burada Zehebî (ö. 748 hk.), Muaviye hakkındaki bu hadiste sözlerini "olabilir" kaydıyla getirmişse, ondan sonra gelen ve hicretin 774'ünde vefat eden İbn-i Kesir de tabiatıyla kati bir şekilde "Muaviye dünya ve ahirette bu duadan yararlanmıştır!" diyecektir.
Muaviye hakkındaki rivayet Sahih-i Müslim'de, "Men leenehu en-nebiy av sebbehu cealehullah lehu zekaten ve tuhra" babı'nda İbn-i Abbas'tan şöyle nakledilir:[648] Ben çocuklarla oynuyordum. O sırada Resulullah (s.a.a) geldi. Ben bir evin kapısının arkasına saklandım. Fakat peygamber yakına gelerek eliyle sırtıma vurarak "Git Muaviye'yi çağır" buyurdu. Ben Muaviye'nin yanına gidip döndüm ve "Muaviye yemek yiyor" dedim. Tekrar "Git Muaviye'yi çağır" buyurdu. Ben gidip dönerek, "Hala yemek yiyor" dedim. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) "Allah'ım! Onun karnını doyurma" buyurdu.[649]
Bu hadisi İbn-i Kesir kendi Tarih'inde kaydetmiş ve Resulullah'ın (s.a.a) "Git Muaviye'yi çağır" sözüne "Muaviye vahiy katiplerindendi!" sözünü de eklemiştir. O, bu rivayeti İbn-i Abbas'tan naklen şöyle kaydeder:
Ben çocuklarla oynuyordum. O sırada Resulullah (s.a.a) geldi. Kendi kendime, "O hazret benim yanıma geliyor" diyerek bir evin kapısının arkasına saklandım; fakat Resulullah (s.a.a) yaklaşarak elinin içiyle bir iki defa sırtıma vurduktan sonra "Git Muaviye'yi çağır" buyurdu. Muaviye vahiy katiplerinden biriydi. Ben giderek ona Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıkmasını söyledim. Fakat bana onun yemek yediğini söylediler. Ben de geri dönerek o hazrete "yemek yiyor" dedim. Bunun üzerine tekrar "Git Muaviye'yi çağır" buyurdu. Ben gittiğimde yine Muaviye'nin yemek yediğini söylediler! Üçüncü defasında Resulullah (s.a.a) "Allah'ım! Onun karnını doyurma" buyurdu.
O zamandan itibaren Muaviye'nin karnı doymadı. O dünya ve ahirette Resulullah'ın (s.a.a) bu duasından yararlandı. Çünkü dünyada onu Şam hükümetine atadıklarında günde yedi defa yemek yiyordu. Her defasında bir tabak etle soğan getiriyorlardı. Onu tek başını yiyip bitiriyordu. Muaviye günde yedi defa etli yemek dışında çok miktarda tatlı ve meyve yediği halde sonunda "Vallahi yoruldum ama doymadım" diyordu! Bu ise bir nimettir. Çünkü her padişah böyle bir mideye sahip olayı arzu eder!
Muaviye'nin ahiretiyle ilgili olarak da, Müslim bu rivayeti, Buhari ve diğerlerinin çeşitli yollarla bir gurup sahabeden naklettikleri şu hadisin peşinde nakletmiştir:
"Allah'ım! Ben de bir kulum. O halde kullarından birine hakketmediği halde küfreder veya kırbaçla vurursam ya da lanet edersem bunu kıyamet günü sana daha yakın olabilmesi için günahlarının keffareti kıl."
Müslim bu iki hadisi birleştirerek Muaviye için bir fazilet saymıştır; bunun dışında Muaviye hakkında bir şey nakletmemiştir.[650]
İbn-i Kesir, Resulullah'ın (s.a.a) Muaviye hakkındaki duası dünya ve ahiret hayırına sebep oldu. O, dünya hayrını padişahların ve Muaviye'nin şahsının tıka basa yemesinde bilmektedir. Ahiret hayrını ise, Resulullah'ın (s.a.a) -maazallah- müminlere lanet ettiğini, fakat bu lanetin onlar için temizlik vesilesi olması için dua ettiğini bildiren bir hadise dayandırmaktadır. Müslim bu hadisi kitabının "Peygamberin laneti" babının son kısmında getirdiğinde kıyamette Muaviye'nin cennet ve Allah'a yakınlığa ulaşacağını ispatlıyor!
Böylece, kudrette olan halifelerle valileri kınayıp kötüleyen hadisleri tevil ederek onları övgüye dönüştürmüşlerdir!
Biz burada onların Resulullah'ın (s.a.a) -maazallah- müminlere lanet ettiğini alanındaki rivayetlerini inceleyeceğiz.
Müslim kendi Sahih'inde, "men leanehu'n - nebi" babında Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Allah'ım! Ben seninle anlaşıyorum ve sen asla onun aksini yapmazsın: Ben de bir beşerim; o halde incittiğim, küfrettiğim, lanet ettiğim veya kırbaç vurduğum müminlere bu hareketimi kıyamet günü onları için dua, temizlik ve Sana yakınlık kıl!"
Ben bunları yazarken, Resulullah'a (s.a.a) nispet verilen bu şeyin büyüklüğünden dolayı kalbime hançer gömülmektedir.
Bunlar bu hadisi Allah Tealâ'nın Resul-i Ekrem'e (s.a.a) hitaben, "Doğrusu sen yüce bir ahlak üzeresin" ayeti karşısında söylemektedirler. Bunu, sahih rivayetin yerine uydurma rivayet bırakma olan onuncu gizlemeden saymamız yerinde olacaktır. Çünkü bunlar Resulullah'ın (s.a.a) güzel ahlakının yüceliği konusunda bütün Müslümanlara göre tevatür haddine ulaşan o hazretin gerçek sireti karşısında böyle bir ahlakı nispet vermektedirler ona.
Bunların böyle rivayetleri Resulullah'a (s.a.a) nispet vermelerinin nedeni Ümmü-l Müminin Aişe'nin, daha önce belirttiğimiz Resul-i Ekrem'in (s.a.a), Emevi halifesi Mervan'ın babası Hekem b. Ebi As'a lanet ettiğini bildiren rivayetini gizlemek veya Resulullah'ın (s.a.a) Muaviye hakkında tevatüre ulaşan rivayetini övgüye tevil etmek istemeleridir; nitekim İbn-i Kesir böyle yapmıştır.
Bu gibi hadisleri "Ehadis-i Ümmü-l Müminin Aişe" adlı eserimizin ikinci cildinde ve "Nakş-i Eimme Der İhya-i Din" adlı kitabımızın üçüncü cildinde değerlendirdiğimiz için tekrar burada da söz konusu etmeye gerek görmüyoruz.
Tekrar gizleme çeşitlerinden rivayetin anlamının teviline dönelim.
Bu tür tevillerden biri de, Sa'd b. Ebi Vakkas aracılığıyla Ebu Muhcen'den şarap içmenin haddinin (cezasının) kaldırılmasıdır. İbn-i Fethun ve İb-i Hecer, açıkça "Vallahi şarap içme suçuyla sana kırbaç vurmayacağım" söyleyen Sa'd'ın sözünü tevil etmeye çalışmışlardır. Bu olay ilerde kitabımızda genişçe inceleyeceğiz.
Yine yakında Resulullah'ın (s.a.a) "İmam ve halifelerimin sayısı on ikidir" nassı hakkındaki bahsimizde Hilafet Mektebi bilginlerinin, bu hadisi o kadar açıklığıyla Resulullah'ın (s.a.a) soyundan on iki imamdan başkasıyla uyuşmadığını bildikleri halde nasıl tevil etmeye çalıştıklarını açıklığa kavuşturacağız. Buna rağmen Hilafet Mektebi hadis uleması sayıları On İki olan Ehlibeyt İmamlarından (a.s) başkalarına tevil etmeye çalışmışlar; fakat her alimin tevilleri diğer bilginlerini ikna edemediğinden onu eleştirip reddetmişlerdir!
Taberanî gibi bilginler aşağıdaki rivayette bu çeşit bir gizleme yapmışlardır.
Mecmeu'z - Zevaid kitabında Selman-i Farsi'den şöyle nakledilir: Resul-i Ekrem'e (s.a.a) "Ya Resulullah (s.a.a)! Her peygamberin bir vasisi vardı; ya senin vasin kimdir?" diye sordum. O gün Resulullah (s.a.a) bana cevap vermedi. Fakat bir kaç gün sonra beni görünce, "Ya Selman!" buyurdu. Ben aceleyle huzuruna koşarak, "Efendim" dedim. O hazret, "Musa'nın vasisinin kim olduğunu biliyor musun?" buyurdu. Ben, "Evet; Yu'şa b. Nun'du" dedim. O hazret, "Neden, biliyor musun?" diye sorunca, "Çünkü o herkesten daha bilgiliydi" buyurdu. Sonra şöyle devam etti: "Benim vasim, sırdaşım, en seçkin hatıram, ahdimi yerine getirip borcumu ödeyecek olan Ali b. Ebitalib'dir."
Heysemi der ki: Mecmeu'z - Zevaid'in yazarı burada şöyle ekler: Taberanî bu rivayeti kaydederek der ki: Resulullah "Benim vasim" derken Ali'yi kendi ailesine vasi etmiştir, hilafete değil.[651]
Taberanî'nin bu hadis-i şeriften anladığının ne derecede sahih olabileceğini anlamak için Resulullah'ın (s.a.a) bu hadisini üç açıdan (Soruyu soran, soru, Resulullah'ın cevap verirken kullandığı hikmet) inceleyeceğiz.
Soruyu soran aslen İranlı olan Selman-i Farsi'dir. O, ne Abdulmuttalib soyundan, ne Resulullah'ın eşlerinin akraba ve yakınlarından ve ne de eniştelerinden olmadığı için Resulullah'ın (s.a.a) kendi ailesine kimi sorumlu kılacağını bilmek istemesi mantıklı olmaz.
Selman, Resulullah'ın (s.a.a) huzurunda Müslüman olmadan yıllarca önce rahipler ve Hıristiyan bilginleriyle düşüp-kalkan, onlarla bağlantısı olan bir kişiydi; onlardan önceki ümmetlerin hakkında bilgi edinmiş, peygamberlerle onların vasilerinin rivayetlerini öğrenmişti. İşte bu nedenle Resulullah'a (s.a.a), "Her peygamberin bir vasisi vardır, ya senin vasin kimdir?" diye sormaktadır.
Dolayısıyla Selman, Resulullah'ın (s.a.a) dinine vasisini ve ümmete halifesini sormaktadır, "Her ailenin sorumlusu, kendisinden sonra ailesinin sorumluluğunu üstlenmesi için birini kendine vasi eder; o halde senin vasin kimdir?" söylemiyor; dolayısıyla, Resulullah'ın (s.a.a), ailesine kimi vasi ettiğini sormuş olması anlaşılmaz.
Resulullah'ın (s.a.a), çok önemli konularda ilahi emri beklerdi; nitekim Medine'de kıbleyi Beytulmukaddes'ten Kabe'ye çevirmede de aynı şeyi yapmıştı, sonunda kıblenin Kabe olacağını bildiği halde "Biz, senin, yüzünü çok defa göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir." (Bakara, 144) ayeti ininceye kadar beklemişti.
Resulullah (s.a.a) hükümet ve hilafet konusunda Arap'ın daha önce bir bölümüne değindiğimiz hırs ve rekabetini bildiğinden ve kendisinin Medine'de temelini yeni attığı küçük İslam toplumu Resulullah'tan (s.a.a) sonra İmam Ali b. Ebitalib'in veliahtlık haberini ve o hazretin yerine geçmesini duymaya güç yetirecek seviyede olmadığından o hazret Selman'ın cevabını bir süre geciktirdi. Şayet Resulullah (s.a.a) Selman'ın cevabını verirken bu mevzuu açıklamasına müsaade edilmiş, o zaman "Musa'nın vasisi kimdi?" sorusuyla Selman'ı sorduğu sorunun cevabını duymaya hazırlamak istemişti. Çünkü o hazret Selman'ın kitap ehli bilginleri aracılığıyla bundan haberdar olduğunu biliyordur. Selman Resulullah'ın (s.a.a) bu sorusuna "Musa'nın vasisi Yu'şa b. Nun'du" cevabını verince "Neden?" diye sordu. Selman, "Çünkü o, İsrailoğullarının en bilginiydi" cevabını verdi. Bunun üzerine "O halde benim de vasim... Ali b. Ebitalib'dir" buyurdu.
Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Selman'a bu şekilde cevap vermesinin hikmeti şudur:
1- Resulullah'ın (s.a.a) örnek olarak Yuşa b. Nun'u getirmesinin sebebi, onun peygamberlerin vasilerinin en meşhuru olması, Hz. Musa'nın (a.s) kendisinden sonra onu halife etmesi ve Hz. Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın ve savaşlarda ordusunun kumandanlığını üstlenmiş olmasıdır. Nitekim Ali aleyhisselam da Resulullah'tan (s.a.a) sonra kendi hilafeti döneminde böyleydi.
2- Resul-i Ekrem (s.a.a) Selman'a, Yuşa b. Nun'un neden Hz. Musa'nın (a.s) vasisi seçildiğini sorunca Selman "Çünkü Yuşa onların en bilginiydi" cevabını verdi. Bu sade soru ve cevapla Resulullah (s.a.a), Ali aleyhisselamın, amcası oğlu olduğu veya eşsiz cesaretiyle müşriklerle savaşta İslam'ın yılmak bilmez savunucusu olduğu için değil, insanların en bilgilisi olduğu için kendine halife etmişti. Başka bir deyişle, o, vasilik ve Müslümanlara hilafet için Ali'nin (a.s) yetenek ve salahiyetini beyan etmiş ve "O benim sırdaşım, en iyi hatıramdır" sözüyle bunu vurgulamıştır. Resulullah'ın (s.a.a) bu son sözünü Taberanî kendi isteğine göre, "Ailemden en iyi hatıramdır" şeklinde tevil etmiştir. Böylece Taberanî hiç bir zaaf bulamadığı bir hadisi kendi isteğine göre tevil etmiştir!
İbn-i Ebi'l Hadid-i Şafii, Emirulmüminin Ali'nin (a.s), "Bu ümmetten hiç kimse Âl-i Muhammed'le mukayese edilemez... Onlar imanın direkleridirler... Velayet ve önderlik hakkı onlara mahsustur, vasiyet ve mirasçılık makamı onlardadır" buyruğunda geçen "vasiyet" teriminin şerhinde şöyle yazar:
Vasiyet konusuna gelince; Ali'nin (s.a.a) Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğunda hiç şüphemiz yoktur; bunu kabul etmeyenler bizce inat ve düşmanlık etmektedirler. Fakat biz vasiyeti hilafet için bir nass kabul etmiyoruz, aksine bunun başka bir anlama geldiğini sanıyoruz; dikkat edilir de bu anlam anlaşılırsa bu konudan daha yüce olabilir!
Biz İbn-i Ebi'l Hadid'in cevabında şunu diyoruz: Hz. Ali (a.s) "Velayet, vasilik ve mirasçılık hakkı bana mahsustur" dememiştir, dolayısıyla bundan, Resulullah'ın (s.a.a) ailesine vasilik ve sorumluluk hakkı Ali'ye mahsustur" sonucunu alamayız. Aksine İmam Ali (a.s), "Âl-i Muhammed dinin temel direğidir, Resulullah'ın as (s.a.a) vasiliği onlara mahsustur" buyurmuştur.
İmam, vasiyet ve saydığı diğer sıfatları Âl-i Muhammed'e mahsus bilmiştir; bu, Hz. Muhammed'in (s.a.a) ailesinin Muhammed ailesine vasilik ve hilafet hakkı olduğu anlamına gelmez. Buna binaen İmam, vasiyeti, kendisiyle on bir oğlunu da kapsamına alan Âl-i Muhammed'in has bir özellik bilmiştir.
Burada İbn-i Ebi'l Hadid gibi Şafii mezhebine mensup bir bilgin "vasiyet" sözcüğünün anlamında yanılmış, açıkça Taberanî'nin tevilini tekrar etme cüretini de gösterememiştir. İşte bu nedenle "Biz vasiyeti hilafete bir nass bilmemekteyiz; aksine bunun başka bir anlamı vardır!" diyor.
Burada İbn-i Ebi'l Hadid'den şunu sormamız yerinde olsa gerek: "Vasiyetin başka bir anlamı olduğunu söylüyorsunuz; peki vasiyetin bu söylediğiniz anlamı nedir?!"
Kısacası, bu çeşit gizlemede bilginler, Müslümanlara hakim gücün, halife ve valilerin maslahat ve siyasetiyle çelişen, bunları eleştirilmesine sebep olan Resulullah'ın (s.a.a), Ehlibeyt'in (a.s) ve o hazretin ashabının sireti, sünneti, hadisleri onlara fazilet ve övgü olacak şekilde tevil ve mana ediyorlardı.
Hilafet Mektebinin gizlemelerinden biri de naklettikleri rivayetin bir bölümünü silmeleri ve buna işaret etmemeleridir. İki beytini vasiyet konusunda söylenen şiirler bölümünde kaydettiğimiz Ensar'dan olan sahabi Nu'man b. Eclan'ın şiirinin başına getirdikleri gibi.
Zübeyr b. Bukar, Sakife olayı ve Muhacirlerle Ensar'ın tartışmalarını ve her birinin getirdiği delilerini anlatırken bu şiiri tam olarak kaydetmiş, bu cümleden Amr-ı As'ın, Ensar aleyhindeki sözlerine değinmiştir. Nu'man bir şiirinde ona cevap vermiş, Resulullah'a (s.a.a) yardım etmede, o hazretin Kureyiş'e karşı savaşlarına katılmada Ensar'ın yardımlarına değinerek, Kureyiş avarelerini Ensar'ın savunduğunu ve onları tüm varlıklarına ortak ettiklerini hatırlatmıştır. Daha sonra Sakife olayına değinerek şöyle demiştir:
Dediler ki Sa'd'ı hilafete seçmek doğru değildir, oysa Ebubekir'i seçmeyi doğru bildiniz!
Gerçi Ebubekir'in buna liyakati var ve bunun hakkından iyi bir şekilde gelebilir; fakat hilafete Ali daha layıktır.
Biz Ali'nin taraftarıydık ve sen ey Amr bilmezsin, onun hilafete liyâkati vardır.
O Allah'ın yardımıyla insanları doğru yola hidayet eder, kötülük ve çirkinlikten önler.
O Resulullah'ın vasisi ve amcasının oğludur; kafirlerle sapıkların başlarını öldürendir.
Fakat, öbürü, kalp gözleri kör olanları doğru yola hidayet eden ve sağırları sağırlıktan kurtaran Allah'a şükürler olsun
O, Resulullah'la (s.a.a) mağarada tek başına kaldı; geçen yıllarda doğru konuşan arkadaşıydı.
İbn-i Abdulbirr, İstiab adlı kitabında Nu'man b. Eclan'ın hayatında bu kasidenin tamamını getirmiş, fakat şu iki beyti atmıştır:
"O Allah'ın yardımıyla insanları doğru yola hidayet eder, kötülük ve çirkinlikten önler.
O Resulullah'ın vasisi ve amcasının oğludur; kafirlerle sapıkların başlarını öldürendir."
İbn-i Abdulbirr, Nu'man'ın kasidesinden bu iki beyti atmasının sebebi, bu beyitlerde Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğlu Ali'nin o hazretin vasisi olarak övülmüş olmasıdır; fakat Ebubekir'i öven diğer iki beyti kalemden düşürmemiştir!
İbn-i Abdulbir'den sonra gelen İbn-i Esir Usdu'l - Gabe adlı kitabında Nu'man'ın hayatında şöyle kaydeder:
Onun şiirlerinden biri, ensarın sözlerinden bahsettiği, peşinden Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilafet konusuna değindiği kasidesidir...
İbn-i Esir daha sonra Nu'man'ın kasidesinin baş tarafından sadece Ensarın faaliyetlerini anlatan bir kaç beyini kaydetmiş, hilafet konusunda Muhacirlerle Ensar arasındaki ihtilaf ve ikiliği beyan eden geriye kalanını ve yine İmam Ali'nin (a.s) övgüsündeki iki beytini, özellikle o hazretin Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğunu bildiren kısmını atmıştır!!
İbn-i Esir'den sonra İbn-i Hecer gelmiş Numan-i Eclan'ın hayatında şöyle yazmıştır: "O şiirler okuyarak kendi kavmi olan Ensarı övünmüştür!"
Daha sonra Nu'man'ın şiirinden Ensarın faaliyet ve iftiharlarını kapsayan bir kaç beytini nakletmiş, hilafet konusundaki geriye kalan kısmını kaydetmekten sakınmıştır!
Ve böylece zaman ilerleyip tarihin rakamları fazlalaştıkça Ehl-i Sünnet bilginlerinin kalemi de hoşlanmadıkları rivayetleri silmede daha keskinleşmiş, bizleri tarihi gerçeklere ulaşmamaktan bir o kadar uzaklaştırmışlardır.
Mesela Zübeyr b. Bukar'ın (ö. 256 hk.) farkına varmadan el-Muvaffakiyyat adlı kitabında Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilafet konusundaki ihtilafı ve Sakife'de Muhacirlerle Ensar'ın şiir ve konuşmalarını, bu cümleden Nu'man b. Eclan'ın şiirini ve Emirulmüminin Ali'nin (a.s) fazilet ve menkıbeleri hakkındaki iki beytini tamamıyla kaydettiğini görmekteyiz. Fakat İbn-i Abdulbirr (ö. 463 hk.), Zübeyr b. Bukar'ın bu büyük hatasının farkına vararak "vasilik" hakkındaki o iki beyti silmiştir!
İbn-i Abdulbir'den sonra gelen ve 638 yılında vefat eden İbn-i Esir de Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilafet konusunda ihtilafın zihinlerde sorular yarattığını görünce Nu'man'ın kasidesinden hilafet konusunda Muhacirlerle Esnar arasında ihtilaf olduğunu bildiren beyitleri atmış, sadece "Nu'man'ın şiirlerinde hilafet konusundan bahsedilmiştir" demekle yetinmiştir. Yine İmam Ali (a.s) ve onun "vasi" olduğu hakkındaki beyitleri silmekten çekinmemiştir!
Ehl-i Sünnet ulemasının bu iki meşhur bilgininden sonra gelen ve 852 yılında vefat eden İbn-i Hecer daha kolayını bularak Nu'man'ın kasidesinin hilafet konusundan bahsettiğine hiç değinmemiştir!!
İşte bu nedenle, tarih ilerledikçe Ehl-i Sünnet'in meşhur bilginlerinin de söylenmesi yararlarına olmayan tarihi gerçekleri daha fazla tahrif ettiklerini ve sildiklerini söylüyoruz.
Vasiyet konusunda söylenenlere dönecek olursak veya gizleme çeşitlerinde ve "vasiyet" rivayetinde gizlediklerini bir daha gözden geçirecek olursak Hz. Ali'nin (a.s) Resulullah (s.a.a) tarafından o hazretin vasisi olarak tayin edilmesi alanındaki rivayetin yayılması Hilafet Mektebinin karşılaştığı en acı mesele olduğunu ve bundan rahatsız olduğunu çok iyi bir şekilde anlarız. Yine bu nedenle bu konuyu silindiğine işaret etmeden kaside ve rivayetten silmişlerdir.
İster Resulullah'ın (s.a.a) hadis ve siretinde olsun, ister o hazretin ashabının siretinde bu çeşit gizleme Ehl-i Sünnet ve Hilafet okulunda çok yaygın olup diğer gizleme çeşitlerinden daha fazladır. Vasiyet konusu dışında silinen ve kalemden düşürülen diğer konulara değinecek olursak ister istemez bahsimiz uzayacaktır.
İbn-i Hişam,[652] Sire kitabında Resulullah'ın (s.a.a) sünneti hakkında kaydettiklerini Bukai'nin rivayetiyle İbn-i İshak'ın Sire'sinden almıştır. O, kendi kitabı hakkında şöyle der:
"Ben İbn-i İshak'ın bu kitaptaki yazılarından bazılarını kaydetmedim... Söylenmesi hadis makamını düşüren ve halkın söylenmesinden hoşlanmadığı şeyleri kaydetmekten sakındım!"
İbn-i Hişam'ın, halkın hoşlanmadığı bahanesiyle İbn-i İshak'ın Siret'inden sildiği şeylerden biri de Resulullah'ın (s.a.a) "En yakın hısımlarını uyarıp-korkut" (Şuera, 214) ayetin inince Abdulmuttaliboğulları'nı davet etmesi rivayetidir. Taberî bu rivayeti kendi senediyle İbn-i İshak'tan kaydederek Resulullah'ın (s.a.a) bu davette Abdulmuttaliboğulları'na şöyle buyurduğunu yazar:
"Bu konuda hanginiz bana yardım edecek ki böylece aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olsun?" Ali b. Ebitalib dışında hepsi bu öneriden yüz çevirdiler. Ali dedi ki: "Ben ya Resulullah, bu konuda senin yar ve yardımcın ben olacağım." Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) onun ensesinden tutarak "Bu sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Bunu dinleyin ve buna itaat edin" buyurdu.
Resulullah'ın (s.a.a) bu sözünü duyan hazırdakiler gülerek yerlerinden kalktılar ve Ebutalib'e, "Sana, oğlunun emirlerine itaat etmeni emrediyor" dediler.[653]
İbn-i Hişam, bu rivayeti ve kendi deyişiyle halkın duymak istemediği diğer bir çok rivayeti silmiş, kaydetmemiştir. Elbette İbn-i Hişam'ın bu sözündeki "halk"tan maksadı, sırada genel halk kitlesi değil, hilafet makamına oturan hakim güç ve etrafındakilerdir.[654] Bu nedenle İbn-i İshak'ın Sire'si unutulmuş, ona karşı ilgisiz davranılmıştır. Çünkü bu kitapta yayılmasını istemedikleri rivayetler yer almıştır. Bu sebeple İbn-i İshak'ın bu kitabının nüshaları bulunmaz hale geldi,[655] onun yerine İbn-i Hişam'ın Sire'si meşhur olup halk tarafından en muteber kaynaklardan biri olarak tanındı!
Fakat, o önemli olayı kendi Tarih'inde kaydettikten sonra İmam Ali (a.s) hakkındaki bu nassın öneminin farkına varan Taberî Tefsir'inde bunu telafi etmeye çalışarak aynı senetle yukarıdaki ayetin altına şöyle kaydetmiştir:
Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Aranızdan hanginiz bu konuda bana yardım edecek ki benim kardeşim ve şöyle böyle olsun!" Daha sonra buyurdu ki: "Bu benim kardeşim ve şöyle böyledir, sözünü dinleyin ve ona itaat edin! Bunun üzerine oradakiler gülerek ayağa kalktılar ve Ebutalib'e dediler ki ...[656]
İbn-i Kesir de Tarih'inde[657] bu rivayet hakkında ve Tefsir'inde yukarıdaki ayetin tefsiri hakkında aynı şeyi yapmıştır. İşte bu rivayetin bir bölümünü silerek yerine belirsiz bir şey bırakmaktır.
Bundan daha kötüsü, Muhammed Hüseyin Heykel'in yaptığıdır. O, "Hayat-u Muhammed" adlı kitabının birinci baskı 104. Sayfasında bu rivayeti şöyle kaydeder: "Bu konuda hanginiz bana yardımcı olacak; ki böylece aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olsun." Sonra 1354 yılında kitabının ikinci baskısında 139. sayfada bunu silmiştir![658]
Her halukârda bu çeşit gizleme -silindiğine işaret etmeden rivayetin tamamını gizleme- Hilafet Mektebi ulemasında olcukça fazla rastlanan bir konudur.
Hilafet Mektebinde Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini gizlemenin en önemlilerinden biri de halifelerin Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yazılmasını yasaklamalarıdır. Bu yasaklama Resulullah'ın (s.a.a) döneminde başladı. Kureyiş Muhacirleri Abdurrahman b. Amr-ı As'ın, Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini yazmasını engelleyerek dediler ki:
"Sen Resulullah'tan (s.a.a) duyduğun her şeyi yazıyorsun; oysa Resulullah da bir beşerdir, sevinç ve öfke halinde ağzından bir söz çıkar!"
Yine Kureyiş Muhacirleri, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) hayatının son anlarında vasiyetini yazmasını engellediler. Ve yine Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilafet kürsüsüne oturunca var güçleriyle o hazretin sünnetinin yazılmasına engel olanlar da yine Kureyiş'tir!
Resul-i Ekrem'ın (s.a.a) sünnetinin yazılıp nakledilmesi Emevi halifesi Ömer b. Abdulaziz'in döneminde kadar devam etti. Ömer b. Abdulaziz hilafete ulaşınca bu kayıtları kaldırarak Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yazılmasını emretti.
Hükümet düzeninin Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasını engellemelerini kitabımızın ikinci cildinde, İki Mektebe Göre İslam'ın Teşrii kaynakları konusunda genişçe inceleyeceğiz. Elbette Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasının nasıl engellendiği daha önce Sakife rivayetlerinde geçti.
Uzun yıllar boyunca Resulullah'ın (s.a.a) "vasiyet" hakkındaki hadisleri ve diğer hadislerinden yazılmasının engellenmesi nedeniyle ne kadarının unutulduğunu Allah bilir.
Biz bu çeşit gizleme hakkında iki rivayetle yetiniyoruz:
Birinci rivayet, Ebu-l Ferec İsfehani'nin Eğani adlı kitabında genişçe kaydettiği Muaviye'yle Amr-ı Âs'ın Ensar'a davranışları hakkındadır. Bu rivayet özetle şöyledir:
Ensar'ın temsilcilerinden bir grubu Muaviye'ye giderek perdeci Sa'd-ı Ebu Dürre'den Ensar için Muaviye'den izin almasını istediler. Perdeci içeri girdi ve yanında Amr-ı Âs olan Muaviye'ye, "Ensar kapıda bekliyor" dedi. Amr Muaviye'ye dönerek dedi ki:
"Ey Emirulmüminin! Bunların bir nesep gibi kullandığı bu nasıl bir lakap? Eğer razı olursan onları nesep ve soylarıyla çağırmalarını emretti." Muaviye, "Sonunda rezil olmaktan endişeleniyorum" dedi. Amr, "Sen bunu emret, eğer muvaffak olursan onları küçük düşürmüş olursun, aksi durumda bu isimle anılsınlar" dedi. Bunun üzerine Muaviye perdeciye, "Git onlara Amr b. Amir evlatlarından olanlar içeri girsinler de" dedi. Perdeci giderek Muaviye'nin emrini yerine getirdi. Bunun üzerine Amr b. Amiroğulları'nın hepsi içeri girdi. Fakat Ensardan hiç biri yerinden kımıldamadı. Muaviye öfkeyle Amr'a bakarak, "Yazıklar olsun sana" dedi ve sonra hizmetçisine dönerek, "Git onlara Avs ve Hazrec kabilesinden olanların içeri girmesini söyle" dedi. Perdeci çıkarak Muaviye'nin emrini ulaştırdı, ama bu kez de hiç biri yerinden kımıldamadı. Bunun üzerine Muaviye, "Git Ensarın gelmesini söyle" demek zorunda kaldı. Böylece önlerinde Nu'man b. Beşir hareket eden bütün Esnar ve Nu'man şu şiirleri okuyarak içeri girdiler:
Ey Sa'd! Bize başka belirtiler bırakma; ki bizim
Ensardan başka nesebimiz yoktur, dolayısıyla ona cevap vermeyiz.
Bu nesebi Allah bize seçmiştir ve bu nesep kafirleri ağır gelir.
Bedir'de sizden kuyunun içine yuvarlananlar ateş ehlidirler.
Nu'man-ı Beşir şiirlerini bitirince öfkeli bir halde Muaviye'nin sarayından dışarı çıktı. Fakat Muaviye onu geri çevirmesi için birini peşine gönderdi. Nu'man gelince onu sıcak bir şekilde karşılayıp gönlünü aldı ve onunla beraberindekilerin isteklerini yerine getirdi. Daha sonra Amr'a dönerek, "Bizim bu kadar baş belasına ihtiyacımız yoktu" dedi![659]
Bu rivayette hakim gücün, Resulullah'ın (s.a.a) sünneti olan, ne hakim gücün taraftarlarından ve ne de akrabalarından olmayan o hazretin ashabına övgü sayılan "Ensar" lakabının yayılmasını engellediklerini görüyoruz ve bütün bunlardan alınan sonuç şudur: Hakim güç, düşmanlarıyla düşmanlık ederek hangi yolla olursa olsun Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yayılmasına engel olmaktadır!!
İkinci rivayeti de Ebu-l Ferec-i İsfahani, Eğani adlı kitabında İbn-i Şehap'tan şöyle nakleder:
Halid b. Abdullah-i Kasri benden soy biliminde bir kitap yazmamı istedi. Ben de itaat ederek Muzirr kabilesinden başlayarak bu kitabı yazmaya koyuldum. Bir müddet sonra huzuruna gittiğimde bana, "Ne yaptın?" diye sordu.
Ben, "Muzirr kabilesinin soyunu yazmaktayım, daha bunu bitirmedim" dedim. Bunun üzerine, "Muzirri'i bırak; Allah onların kökünü kurutsun" dedi, "Bunu yazmaya devam etmen gerekmez. Bana siret hakkında bir kitap yaz" dedi. Ben, "Siret kitabı yazacak olursam Ali b. Ebitalib'in siretini de yazmak zorunda kalacağım. Bunu yazmama müsaade ediyor musunuz?" dedim. Halid, "Hayır" dedi, "bunu istemem; ama onu cehennemin derinliklerine düşürecek bir konu bulursan yaz!"[660]
Gördüğünüz gibi hakim güç Hz. Ali'nin (a.s) kötülenmesi dışında hatta isminin yazılmasını bile engellemekteydi. Bu durumda açıkça Hz. Ali'yi seçerek kendisinden sonra vasi ve halifesi olarak tanıtan Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yazılmasına izin verir mi hiç?!
Halifeler var güçleriyle Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sünnet ve hadislerinin yazılmasını engelliyor ve asırlar boyunca emirlerine karşı hareket ederek Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini rivayet eden veya siyasetleriyle çelişen hadisleri nakleden veya yazanlar ileride örneklerine değineceğimiz gibi ya ezerek inzivaya iterler veya cellatlarının elinde idam edilirlerdi.
Bu bölümde, Resulullah'ın (s.a.a) rivayet ve ravilerinin taz'if edilmesinden, hakim gücü kınayan kitaplardan ve yer yer muhaliflerinin katliam edilmesinden bahsedeceğiz. Hakim gücü soru altına götüren ravi veya rivayetlerin tazif edilişinde Ehl-i Sünnet bilginlerinin aksülamellerinin tamamını saymak veya hakim gücün kudretini kırıp halife, vali, emir ve komutanı soru altına götüren ve yer yer söz ve hareketleri hakim gücün siyasetleriyle bağdaşmayan bilginlerin idam edilmesine sebep olan rivayetlerin taz'ifine karşı Ehl-i Sünnet bilginlerinin davranışları sayılamayacak kadar çoktur.
Burada bahsimizin uzamaması için, bu tür gizlemelerden dördünü açıklıyoruz:
a- "Vasilik"ten Bahsedenlerin Kınanışı
İbn-i Kesir kendi Tarih'inde değindiği bazı konular özetle şöyledir:
"Şia'nın cahilleriyle aptal destancılarını razı eden ve övünç kaynağı olan şey tepeden tırnağa yalan ve iftira olan bir konudur; onlar, "Resulullah'ın (s.a.a) vasiyet ederek Ali'yi (a.s) halife tayin etmiştir" diyorlar. Bu durumda, ashab-ı kiram, vasiyet konusunda Resulullah'ın (s.a.a) emrine itaat etmeyerek o hazretten sonra çok büyük bir hıyanet işlemiş olmaları gerekiyor...
Saf ve cahil destancılar, vasiyet konusunda derler ki: "Resulullah (s.a.a) muaşeret adabı ve ahlakla ilgili Ali'ye bir takım tavsiyelerde bulundu..." Bütün bunlar esası olmayan saçma şeylerdir. Bunlar tepeden tırnağa yalan olup bir grup alçak ve cahil insanların uydurmasıdır; buna aptallardan başkası inanıp övünmez!"[661]
İbn-i Kesir gibi bir Ehl-i Sünnet bilgininin istidlal ve görüşünü böyle belirtiyor; bozuk bir asapla Şia'ya saldırıp böyle büyük bir sorun karşısında kötü bir şekilde iradesinin yularını kaybediyor ve küfürden başka hiç bir delil getiremiyor.
Şimdi Şia'nın cahilleriyle aptal destancılarını razı edip övünç kaynağı olan sahabe, tabiin vs.'nin kimler olduğunu görelim:
a- İmam Ali b. Ebutalib-i Muhacirî (a.s),
b- Selman-ı Muhammedî (Farsi).
c- Ebu Eyyub-i Ensarî.
d- Ebu Said-i Hudrî-i Ensarî.
e- Enes b. Malik-i Ensarî.
f- Bureyde b. Huseyb-i Esmelî-i Muhacirî.
g- Amr b. As-ı Kureyşî.
h- Ebuzer-i Geffarî.
i- İmam Hasan (a.s); Resulullah'ın (s.a.a) büyük torunu.
j- İmam Hüseyin (a.s); Resulullah'ın (s.a.a) küçük torunu ve Kerbela şehidi.
k- Hessan b. Sabit-i Ensarî.
l- Fazl b. Abbas b. Abdulmuttalib.
m- Nu'man b. Eclan-i Ensarî.
n- Abdullah b. Ebusüyfan-i Hers b. Abdulmuttalib.
o- Ebu Heysem b. Teyhan-i Ensarî.
p- Sa'd b. Kays-i Ensarî.
r- Hucr b. Adiy-i Kindî.
s- Huzeyme b. Sabit-i Zu-şehadeteyn.
t- Amr b. Humk-i Huzaî.
u- Abdullah b. Abbas.
v- Muğayre b. Haris b. Abdulmuttalib.
y- Eşas b. Kays-i Kindî -İmam Ali'nin (a.s) düşmanlarından-.
a- Cerir b. Abdullah-i Becelî.
b- Şair Kays b. Amr-ı Neccaşî.
c- Muhammed b. Ebubekir (birinci halifenin oğlu).
d- Munzir b. Humeyze-i Vadi'i.
e- Abdurrahman b. Cuayl.
f- Nazr b. İclan.
g- Malik Eşret.
h- Ömer b. Harise-i Ensarî.
i- Abdurrahman b. Zueyb-i Eslemî.
a- Abbasi halifesi Seffah'ın amcası Emir Ali b. Abdullah.
b- Abbasî halifesi Harunu-r Reşid
c- Abbasî halifesi Me'mun.
d- Şafiîlerin imamı Muhammed b. İdris-i Şafiî
a- Hanbelilerin İmamı Ahmed b. Hanbel (ö. 241 hk.) Menakib-u Ali adlı kitabında.
b- Dinverî (ö. 282 hk.) Ahbaru't - Tival adlı kitabında.
c- İmamu'l - Muvarrihin Muhammed b. Cerir-i Taberî (ö. 310 hk.) kendi Tarih'inde.
d- Beyhakî el-Mehasin ve'l Musavi adlı kitabında; hicri 320 yılından öncesine kadar hayattaydı.
e- İmamu'l - Muhaddisin ve Hilafet Mektebinin direği Taberanî (ö. 360 hicri) Meacim'inde.
f- Ebu Nuayn-i İsfehani (ö. 430 hk.) Hilyetu'l - Evliyâ'da.
g- Hafız İbn-i Asakir-i Şafiî (ö. 571 hk.) Tarih-i Medinet-i Dimaşk'de.
h- İbh-i Esir (ö. 630 hk.) kendi Tarih'inde.
i- İbn-i Ebi'l Hadid-i Şafiî (ö. 656 hk.) Şerh-u Nehc-il Belağa'da.
j- Muttakî Hindî (ö. 975 hk.) Kenzu'l - Ummal'de.
Bunlar İbn-i Kesir'in tabirince, "Vasilik" hadisini ashap ve tabiinden kendi emsallerine anlatarak veya kitaplarında naklederek aldanan ve kendi şiir, söz ve rivayetlerinde delil olarak kullanan Şia'nın cahilleri ve aptallarının hikayesidir. Örneğin:
Zübeyr b. Bukar el-Muvaffakiyyat adlı kitabında, Taberî ve İbn-i Esir Tarih'lerinde, Hatip Bağdadî kendi Tarih'inde, Mes'udî-i Şafii Murucu'z - Zeheb'de, İmam-ı Mukaddem Hakim Nişaburi'nin hadisinde Mustedrek'te ve Zehebî Tezkiretu'l - Huffaz'da ve...
İbn-i Kesir, bu alanda kaydettiklerimizin hepsinin üzerini örtmüş, işaret ettiğimiz ve bu asrın bilginlerin ulaştığı şeylerin çoğunu gizlemiş ve onları şiddetle halktan gizlemeleri sonucu bu senetler tarih kaynaklarına yansımamıştır.
İbn-i Kesir, bütün bunları gizlemiş, görmezden gelmiş ve onlardan hiç birini kendi Tarih'inde kaydetmemiştir.
İbn-i Kesir, gizlenip ört-bas edilen şeylerden biri ileride diğer bir kitapta bulunacak olursa kendisinin, "Bunlar Şia'nın cahillerinin adlandırdığı ve aptalların hikayesidir!" sözüne dayanarak ört-bas edilen o şeyi doğrulanmaması için ravileri, rivayetleri bu rivayetleri nakleden kitapları ta'zif edip bu rivayetlerle istidlalde bulunanları akıl dışı sayarak bütün bunları gizlemiştir.
Hilafet Mektebi bilginlerinde bu gibi gizlemelere sık sık rastlanmaktadır.
b- Hadis Ravilerini Yalanlamak
İbn-i Abdulbirr, Şa'bi'nin, Haris-i Hemdani'yi, "Büyük yalancılardan biri olan Haris bana şöyle nakletti" diye andığını kaydeder. İbn-i Abdulbirr ise şöyle diyor: "Şimdiye kadar Haris'in yalan söylediği görülmemiştir. Şa'bî, Ali'yi sevmekte, onun makam ve mevkisini diğerlerinden üstün bilmekte aşırı gittiği için Haris'ten nefret ederek -Allah bilir- onu yalancı olarak tanıtmıştır. Çünkü Şa'bî Ebubekir'in diğerlerinden üstün ve ilk Müslüman olduğuna inanır.[662]
c- Hadis İmamlarını Yalanlamak
Bazen Ehl-i Sünnet okulunda, siyasetlerine aykırı bir hadis nakleden hadis öncülerini eleştiriyorlar; Şafii Hakim'in başına getirdikleri gibi. Zehebî kitabında onun hayatın bölümünde başına gelenleri anlatmıştır.[663] Bu olay özetle şöyledir:
İbni'l Bey' diye meşhur olan büyük hafız, muhaddislerin ileri geleni Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. Hamdviye-i Nişaburi hicri 312 yılında dünyaya gelmiş ve 405 yılında da vefat etmiştir.
Hakim çocuk yaşta hadis öğrenmek için Irak'a göçüp oraya yerleşmiştir. Daha sonra haccederek Horasan ve Maveraunnehreyn'i gezerek iki binden fazla muhaddisin konuşmalarını dinlemiştir.
Hakim'in yaklaşık beş yüz risalesi vardır, teliflerinden biri Fezailu'ş - Şafiî adlı kitabıdır.
Hakim'in kendi dönemindeki hadis bilginlerinin en meşhuru olduğu, döneminin bilginleri onu kendilerinden önce geçirdikleri, onun fazilet ve kemal hakkını gözettikleri, hürmet ve saygısını korudukları söylenir...
Zehebî şöyle diyor: Hakim'e "Tayr" hadisi sorulduğunda dedi ki: "Bu hadis doğru değildir; çünkü bu hadis doğru olursa, Resulullah'tan (s.a.a) sonra hiç kimsenin Ali'den üstün olmadığı anlamına gelir." Sonra Zehebî der ki: "Fakat bir müddet sonra Hakim görüşünü değiştirerek "Tayr" hadisini Müstedrek'inde kaydetti.
Daha sonra Zehebî Hakim'le Müstedrek'i hakkında bilginlerin görüşlerini şöyle kaydeder: "Hakim kendi kitabında "Tayr" hadisi ve "Ben kimin mevlasıysam Ali de onun Mevlasıdır" gibi hadisleri kaydederek bunların Buhari'yle Müslim'in şartlarıyla sahih olduğunu iddia etmiştir. Elbette bunları hadis bilginleri kabul etmemiş ve onun sözüne itina etmemişlerdir...
Zehebî şöyle diyor: "Tayr" hadisi, bize çeşitli ve sahih yollarla ulaşmıştır. Ben ayrı bir kitapta bunları bir araya topladım. Bu mecmua bu hadisin yeteri kadar sahih olduğunu göstermektedir.
"Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır" hadisi de çeşitli ve sahih yollarla bize ulaşmıştır. Ben bu konuda da ayrı bir kitap yazmış bulunmaktayım...
Yani Zehebî, "Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır" hadisi hakkında ayrı bir kitap yazmıştır.
"Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır" hadisi ve Resulullah'ın (s.a.a) Emirulmüminin Ali (a.s) hakkındaki nasslarını kendi yerinde inceleyeceğiz. Ama "Tayr" hadisi, Enes ve diğer sahabilere nakledilmiş olup bu hadis şöyledir:
Bir gün Resulullah'a (s.a.a) kızartılmış bir kuş getirdiler. Resulullah (s.a.a) dua ederek Allah Tealâ'dan o kuşun etini beraber yemeleri için -Resulullah'tan (s.a.a) sonra- yaratıklarının en üstününü göndermesini istedi. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) duası kabul oldu ve Ali gelerek kuşu o hazretle birlikte yediler."
Bu hadis Resulullah'tan (s.a.a) sonra Ali'nin insanların en üstünü olduğunu sergilediği için Hakim'le diğerleri hayretle neden bu hadisi naklettiğini eleştirmişlerdir.
Şunu da söyleyelim ki, biz Emirulmüminin Hz. Ali'nin (a.s) fazilet ve menkıbelerini saymak istemediğimiz için "Tayr" hadisini nasslar bölümünde getirmedik; bu bölümde bizim maksadımız Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'i (a.s) ve hilafet hakkındaki nassları kaydetmekti.
Zehebî, Şafii mezhebi mensuplarından olan Hakim'in, Ehlisünnet nezdinde, hadis ilmindeki fazilet ve kemalatını kaydetmiştir. Fakat Hakim Müstedrek'inde İmam Ali'nin fazileti ve Muaviye'nin alçaklığı hakkında bir takım hadisler kaydetmiş olduğu için diğerleri tarafından kınanmıştır. Zehebî, Hakim'i kınayanların sözlerini şöyle kaydeder: "O -Hakim- hadiste güvenilir olmasına rağmen alçak bir rafizidir" veya "O -Hakim-, hilafet konusunda Ebubekir'le Ömer'i Ali'den üstün bilerek Sünniliğini ortaya koymakla birlikte Muaviye'yle Âl'inden -Yezid'den- yüz çevirmiş olup, açıkça buna bir mazeret de getirmemektedir." Daha sonra Zehebî, Hakim hakkındaki kendi görüşünü şöyle beyan ediyor:
Hakim'in, Ali'nin düşmanlarından yüz çevirmesi apaçık bellidir; fakat şeyheyn (Ebubekir ve Ömer) konusunda Hakim bu ikisine devamlı saygı duyardı. O, rafizi değil şiiydi. Bütün bunlara rağmen keşke o Müstedrek adlı kitabını yazmamış olsaydı! Çünkü bu kitabındaki yersiz algılamaları onun mekam ve mevkisinin aşağı düşmesine sebep oldu!
Şafiilerin imamı Muhammed b. İdris-i Şafii (ö. 204 hk.) de Ehl-i Sünnet okulunda rafizilikle suçlanan mauhaddislerden biridir! Beyhakî, Şafii'nin şu şiirleri okuduğunu kaydeder:
Dinden çıktın, dediler; dedim asla, ne dinden çıktım ve ne de dinsizliğe inandım.
Şüphesiz ben imamların en üstünü ve hidayet edicilerin en hayırlısını sevmekteyim. "Vasiy"i[664] sevmek dinsizlikse(!) bu durumda ben insanların en dinsiziyim.
Yine demiştir ki:
Âl-i Muhammed'i sevmek rafz ve dinden çıkmak sayılıyorsa herkes bilsin kim ben rafiziyim
Şafii'nin aşağıdaki sözünden bazen sevgisini onlardan gizlemek zorunda kaldığı anlaşılmaktadır:
Ben devamlı bu sevgiyi senden gizlemekteydim ve adeta soranlara cevap vermekten acizdim.
Ben bu halis sevgiyi, kınayanların ve saçma şeyler söyleyenlerin sözlerinden kurtulmak için devamlı senden gizliyordum.[665]
Fakat sonunda bu gizlemenin ona bir faydası olmadı ve diğer bilginler gibi Resulullah'ın (s.a.a) sünneti ve o hazretin ashabının sireti hakkında bildiklerini gizlemediği için rafizilik ve dinden çıkmakla suçlandı.
Ehl-i Sünnet ve Hilafet okulunda Şafii mezhebine mensup bilginlerin çoğu, diğer mezheplere mensup bilginler gibi "vasiyet" hadisini gizlemedikleri için rafizilik ve dinden çıkmayla suçlanmaktadırlar.
* * *
Bu bahsimizde, ravi ve ravilerin ta'zif edilmesinden başından onların sapma, dinden çıkma, Şiileşmek ve hadisin itibardan düşmesine sebep olacak şeylerle suçlanmasına kadar inkar çeşitlerini kaydettik. Bu gibi inkarlar, istidlal konusunda mantıklı bir sözü kabul etmek istemeyenler için en kolay yoldur. Diğer taraftan da hakkı ispatlamak için kullanılan en zor yol olduğu unutulmamalıdır; çünkü reddedenin "Bu hadis zayıftır, batıldır- uydurma ve yalandır!!" demesi kolaydır.
Fakat haklı olan taraf onun doğru olduğuna dair peş peşe delil getirerek onu ispatlamak zorundadır. Oysa karşı taraf sadece onu inkar ve reddetmekle yetinmektedir!
Böyle bir davranış gerçekte ravilerin şahsiyetlerini öldürmek ve dolayısıyla da Ehl-i Sünnet ve Hilafet Mektebinin maslahatına aykırı şeyleri nakleden ravileri fiziksel olarak katletmektir!
Şimdi aşağıda, Ehl-i Sünnet okulunda bu sonuncusunun bir örneği olan Sihah-ı Sitte'nin sahiplerinden birisinin katledilişini okuyacaksınız.
d- Sihah Yazarlarından Biri Olan Nesaî'nin Katledilişi!
Biz, Nesaî'nin hayatını kaydeden Zehebî ve İbn-i Hallikan'ın kitaplarından, onun nasıl idama mahkum edildiğini[666] özetle naklediyoruz:
Hafız, imam, Şeyhu'l - İslam Ebu Abdurrahman Ahmed b. Şuayb-i Nesaî hadis ilminde kendi döneminin en ileri geleniydi. O, hadisleri tanıma ve senetlerinin yüceliği açısından son derece sağlam ve eşsiz olan Sünen kitabını yazarıdır. Nesaî, Mısır'da ikamet eder, bir gün arayla oruç tutup geceleri ibadetle geçirirdi. O, Mısır valisiyle birlikte savaşa çıktı; oysa hiç bir zaman onunla bir toplantıda ve bir sofranın başında oturmamıştır.
Nesaî hayatının son dönemlerinde Hac ziyareti için hareket etti; o zamandan itibaren Dimaşk'e gitti. Orada Emirulmüminin Ali'nin (a.s) ve Ehlibeyt'in diğer fertlerinin fazilet ve menkıbeleri hakkında Hasais kitabını yazdı. O, bu kitabındaki rivayetlerin çoğunu Ahmet b. Hanbel'den almıştır. Bu kitabı yazması sonucu kötü bir şekilde Şam'lıların öfkesine maruz kalmıştır. Nesaî der ki:
"Dimaşk'e gittiğimde orada Hz. Ali'nin (a.s) bir çok düşmanı olduğunu gördüm. Bu nedenle Hasais adlı kitabımı yazarak Allah'tan bu kitap vesilesiyle onları hidayet etmesini ümit ettim."
Şam ahalisi Nesaî'ye, bir kitap da Muaviye'nin faziletlerinde yazmasını önerdiler! Nesaî, "Onun hakkında ne yazayım ki? "Allah'ım, onun karnını doyurma" hadisini mi?!" dedi. Bu öneride bulunan kimse onun bu sözü karşısında söyleyecek bir şey bulamadı.
Tekrar ona müracaat ederek Muaviye'nin faziletlerinde bir şeyler yazmasını istediler. Bu defa da dedi ki: "Onu böyle Ali'yle bir kabul etmeyip Ali'den üstün mü bilmek istiyorsunuz?!" dedi.
Nesaî'nin bu cevabı, ona tekme ve yumrukla saldırıp hayasına vurmaları, sürükleyerek mescidden dışarı çıkarıp baygın bir halde çöle atmaları için yetmişti.
Hafız Ebu Nuaym hakkında, "Nesaî o dayak ve sürükleme sonucu öldü" der. Darkutni de, "Nesaî Dimaşk'te bir imtihana tabi tutuldu ve hicri 303 yılında orada şehit oldu" der.
Nesaî, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini yayma yolunda tatsızlıklarla karşılaşan, zulüm gören ve sonunda öldürülen ilk kişi değildir. Resul-i Ekrem'in sahabesi Ebuzer-i Gaffari de Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini gizleme konusunun geriye kalan bölümünde geleceği gibi bu yolda bir çok zahmetlerle karşılaşmıştır.
Bu yolda canını kaybeden bilginlerin sayısı çoktur; onlardan bazılarının hayatını gönümüzün değerli alimlerinden Emini "Şuheda-i Fazilet" adlı kitabında kaydetmiştir.
Böyle bir durumda, Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin fazileti hakkında o hazretin nasslarını anlatmaya kim cesaret edebilirdi? Bu durumda, hilafetin Ehlibeyt'inin hakkı olduğu konusunda Resulullah'ın (s.a.a) nasslarını anlatmaya hiç kimsenin cüret edemeyeceği açıktır!
Acaba İbn-i Kesir, bilginlerden Muaviye'nin faziletleri hakkında bir kitap yazmalarını istediklerinde kolları sıvayarak Muaviye'yi rezil eden rivayetleri dünya ve ahirette onun faziletlerini gösterecek bir şekilde tevil edemez miydi? Böyle bir durumda Resulullah'ın (s.a.a) doğru sünnetini yaymak nasıl mümkündü?
Ehl-i Sünnet ve Hilafet okuluna muhalefet eden veya Resulullah'ın (s.a.a) sünnetiyle ilgili bir kitap yazan ya da bu alanda halifelerin siyasetiyle uyuşmayan bir rivayet söyleyenlerin akıbetinin ne olduğu hususunda yeteri kadar bahsettik. Şimdi halifelerin siyasetine muhalif olan Resulullah'ın (s.a.a) sünneti hakkındaki kitapların başına neler geldiğini inceleyelim.
Hilafet okulunda gizleme çeşitlerinden biri de, bu okulun, yayılarak insanların eline geçmesini istemediği Resulullah'ın (s.a.a) sünneti, hadis ve siretinin kaydedilmiş olduğu kitapların yakılmasıdır.
Kitapları yakan ilk kişi Ömer b. Hattab'dır; biz ileride İslam'ın teşrii kaynakları hakkında hilafet okulunun görüşleri bölümünde bunu geniş bir şekilde inceleyeceğiz. İbn-i Sa'd Tabakat'ında bu alanda şöyle der:
Resulullah'ın hadisleri Ömer'in hilafeti döneminde oldukça çoğaldı. Bu yüzden halife halkı çağırarak onların hepsini kendisine götürmeleri için onlara yemin ettirdi. Halk yazdıklarını getirince onların hepsini yakmalarını emretti."
Zübeyr b. Bukar Muvaffakiyyat[667] adlı kitabında şöyle yazar:
Süleyman b. Abdulmelik kendi veliahtlik döneminde hacc için Mekke'ye giderken yolu Medine'ye düştü. Orada Aban b. Osman'dan kendisi için Resulullah'ın (s.a.a) sireti ve savaşlarıyla ilgili bir kitap yazmasını istedi. Aba, "Bu kitabı ben daha önce güvenilir ravilerin dilinden toplayıp hazırladım" dedi. Bunun üzerine Süleyman on kişinin onun üzerinden yazmasını emretti. Onlar da itaat ederek o kitabı derinin üzerine yazıp Süleyman'a sundular.
Süleyman kitabı alarak okumaya başladı. Ensar ve onların Akabe'de toplanarak birinci ve ikinci Akabe'de Resulullah'a (s.a.a) biat etmelerine ve Bedir savaşına katılmalarına ulaşınca dayanamayarak Aban'a şöyle dedi:
"Ben Ensar'ın böyle bir iftihara sahip olduğunu bilmiyordum. Ya benim ailem onlara zulmetmişler ya da gerçekten böyle bir şey yoktur!"
Aban, "Ey emir!" dedi, "Bunların mazlum şehit (Osman) hakkında yaptıkları bizim hakkı söylemememize ve onu gizlememize sebep olamaz. Bunlar kitabımızda andığımız gibidir."
Süleyman, "Benim böyle bir kitaptan not almaya ihtiyacım yoktur. Şimdilik dursun da bu konuyu emirulmümininle (babası Abdulmelik'le) konuşayım; onun da buna muhalefet edeceğini sanıyorum" dedi ve sonra da emri üzerine o kitabı ateşe atarak yaktılar!
Süleyman Hac yolculuğundan dönünce babasının yanına giderek Aban'ın kitabıyla ilgili olanları babasına anlattı. Bunun üzerine Abdulmelik dedi ki:
"İçinde bizim fazilet ve iftiharlarımızla ilgili bir şey yazılmayan kitaptan sana ne; halbuki tam aksine o kitapta Şamlıların bilmesini istemediğimiz konular kaydedilmiştir!"
Süleyman, "İşte bu yüzden önce emirulmümininin bu alanda görüşünü almak için o kitabın nüshalarını yakmalarını emrettim" dedi. Abdulmelik oğlunun bu hareketini doğrulayarak teyit etti!
Evet, Müslümanların, kendilerinin çıkar ve siyasetleriyle uyuşmayan şeylerden haberlerinin olmaması için halifelerle onların veliahtları, Resulullah'ın (s.a.a) hadis ve sünnetinin bulunduğu kitapları böyle yakmayı emrediyorlardı. Bu halifeler daha tehlikeli şeyler işleyerek içinde kendi siyasetlerine aykırı olan Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini kapsayan kitap ve yazıların bulunduğu kütüphaneleri de yakıverdiler. Örneğin:
Bağdat'ın İslamî Kütüphanesinin Yakılışı
İbn-i Kesir, hicri 416 yılı olaylarında, Erdişir oğlu Şapur'un hayatında şöyle kaydeder:
O, çok iyilik sever ve pak insandı. Müezzinin sesini duyduğunda hiç bir şey onu namazdan alıkoymazdı.
Şapur, hicri 381 yılında bir evi ilim için vakf etmiş, onda bir çok kitap toplamış ve onu idare etmek için kira yoluyla geliri olan bazı yerleri oraya vakfetmiştir. Bu merkez yetmiş yıl varlığını sürdürdü. Nihayet hicri 450 yılında Selçuklu Tuğrul'un saldırısı sonucu yakıldı. Bu ev Beynessurey'de bir yerdedir.[668]
Yakut-u Hamevi de Mucemu'l - Buldan kitabında Beynussureyn hakkında şöyle kaydeder:
Beynessureyn, Bağdat'ın Kerh bölgesindeki büyük bir mahallenin ismidir. Orada vezir Bahauddevle tarafından vakfedilen kitaplar vardır. Dünyanın hiç bir yerinde oradaki kitaplardan daha iyisi bulunmazdı. Oradaki kitapların tamamı büyük hadis ricalleri ve büyük bilginlerin hattıyla yazılmıştı. Bu kütüphane Selçukluların ilk padişahı Tuğrulbey'in Bağdat'a saldırısında yakıldı; bu sebeple Kerh mahallelerinden bir bölümü de ateş aldı!
Yine İbn-i Kesir, Şeyh Ebu Cafer Tusî'nin hayatında ve hicri 460 yılı olaylarında şöyle kaydeder:
O değerli alimin eviyle kütüphanesini 448 yılında yaktılar![669]
Bunlardan daha fazlası, Mısır'daki Fatimî halifelerinin muteber kütüphanelerinin başına getirildi.
Mukrizî (ö. 848 hk.), Fatimî halifelerinin saraylarındaki hazineleri sayarken Fatimilerin sarayındaki kitap hazineleri hakkında şöyle yazar:
"Onları kütüphaneleri dünyanın harikalarından biriydi. Bütün İslam beldelerinde Kahire'deki Fatimiler'in sarayının kütüphanesi kadar büyük bir kütüphane olmadığı söylenir. Yine, bu kütüphanede bir milyon altı yüz bin cilt kitap olduğu söylenmektedir."
Mukrizî bundan önce şöyle yazmıştır:
Kitapların cildini kölelerle cariyeler bir elbise gibi ayaklarına takıyor, yapraklarını saltanat saraylarından dışarı atılıp mezheplerine aykırı olan doğuluların sözlerini kapsıyor diye yakarak yok ediyorlardı![670]
Yine bu kütüphanelerdeki kitapların bir bölümü nehirlere atılmış telef olmuş veya başkalarının ellerine düşerek diğer şehirlere götürülmüştür. Ve ateşin alevlerinden kurtulanları ise rüzgara maruz kalmış toprağa gömülerek kümeler oluşturmuşlardır ki günümüze kadar "kitaplar kümesi" ismiyle tanınmıştır.
Kerh kütüphanesinin temelini Ehlibeyt okulu izleyicilerinden Buveyhoğulları vezirlerinden biri atmıştı. Hilafet Mektebi izleyicilerinden olan Selçuklular başa geçince Bağdat'ın Kerh bölgesindeki Şeyh Tusi'nin kütüphanesini yakmışlar ve Mısır'da Selahattin Eyyubî'nin iş başına geçmesiyle Fatimiler'in kütüphanesindeki kitap hazinelerinin başında bundan kat kat daha büyük bir bela getirmişlerdir!
Allah'ım! Hilafet Mektebinin muhaliflerinin kitap ve kütüphanelerinin yakılmasıyla Resulullah'ın (s.a.a) değerli sünnetinden ne kadarını kaybettik?!
Onların arasında Resulullah'ın (s.a.a), Ehlibeyt'i (a.s) hakkında ve vasiyet konusunda ne kadar sahih hadisler vardı; bütün bunlar bu gizlemeler sonucu yok olup gittiler; Allah daha iyi bilir.
Fakat, Ehl-i Sünnet ve Hilafet okulunda Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini gizlemelerden en önemlisi, o hazretin sünneti ve ashabının gidişatının tahrif edilişidir; aşağıdaki bahsimizde bunu inceleyeceğiz.
Ehl-i Sünnet ve Hilafet okulunda gizleme çeşitlerinden biri de rivayetin bir bölümünü silip görmezden gelmektir; tıpkı İbn-i Kesir'in kendi Tarih'inde İmam Hüseyin'in (a.s) hutbesinin başına getirdikleri gibi. Bu hutbeyi Taberî'yle İbn-i Esir kendi Tarih'lerinde şöyle kaydetmişlerdir:
"Ama sonra; benim soyuma bakın ve görün kim olduğumu. Sonra kendinize gelerek beni öldürüp hürmetimi çiğnemek size yakışır mı diye kınayın kendinizi.
Acaba ben peygamberinizin kızının oğlu, vasisinin, amcasıoğlunun, Allah'a ilk iman eden ve Resulü'nün Allah tarafından getirdiklerini doğrulayan ilk kimsenin evladı değil miyim?! Acaba şehitler efendisi Hamza benim babamın amcamsı değil midir? Acaba iki kanadıyla cennette uçan Cafer-i Tayyar benim amcam değil midir?!"[671]
İbn-i Kesir bu rivayeti kendi Tarih'inde şöyle kaydeder:
"Kendinize gelerek dikkat edin: Benim gibi birini öldürmek sizin yararınıza mıdır? Oysa ben peygamberinizin kızının oğluyum ve yeryüzünde benden başka bir peygamberin kızının oğlu yoktur. Ali benim babamdır. Cafer-i Tayyar benim amcamdır, şehitler efendisi Hamza benim amcasıdır!!"[672]
İbn-i Kesir, İmam Hüseyin'in (a.s) hutbesinden "vasiyet" meselesini atmıştır; çünkü daha önce dediğimiz gibi bu sözcüğü kaydettiği durumda insanlar hükümet ve imametin Hz. Ali'yle Resulullah'ın (s.a.a) evlatlarının kesin hakkı olduğunu anlarlardı. İşte bunun yayılması hakim gücün zararına tamam olacağı için İmam Hüseyin'in (a.s) hutbesini tahrif ederek gizlemiştir!
Bu, benzerini Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini ve siretini silme ve gizleme çeşitlerinin onuncusunda örneklerine değineceğimiz Hilafet Mektebindeki tahrif çeşitlerinden biridir.
Ehl-i Sünnet ve Hilafet okulundaki gizleme çeşitlerinden biri sahih rivayetlerin yerine uydurma rivayetleri yaymaktır. Bu konuda bir örneğe dikkat edelim:
Taberî kendi Tarih'inde Ebuzer-i Gaffarî hakkında şöyle yazar:
"Bu yıl, yani hicretin otuzuncu yılında Ebuzer-i Gaffari'yle Muaviye arasında çıkan tartışma sonucu Muaviye onu koruma altında Şam'dan Medine'ye gönderdi. Muaviye'nin Ebuzer-i Gaffarî'ye karşı bu davranışına sebep olan bir çok şeyler söylenmiştir; fakat ben onların çoğunu anlatmaktan hoşlanmıyorum.
Ancak Muaviye'yi savunmaya kalkışanlar bir hikayeyi öne sürmüşlerdir. Sırrî bu hikayeyi yazarak bana göndermiştir. Bu hikayede Şuayb'in Seyf'e şöyle dediği geçer..."
İbn-i Esir de Taberî'yi izleyerek şöyle kaydeder:
Bu yılda vuku bulan olaylardan biri Ebuzer'in meselesi ve Muavi'ye tarafından onun Şam'dan Medine'ye sürülmesidir. Muaviye'nin ona küfretmesine, öldürmeyle tehdit etmesine, havutsuz bir deveye bindirerek Şam'dan Medine'ye ve Medine'den de söylemekten hoşlanmadığım kötü bir şekilde Rebeze'ye sürmesine sebep olan bir çok etkenler yazmışlardır.
Şimdi, Taberî gibi bir bilginin, öyküsünü muteber kitabında, Ebuzer'in rivayeti bölümünde kaydettiği bu Seyf'in kim olduğunu görelim; öyle bir hikaye ki, Muaviye'yi savunanlar, Ebuzer'e karşı davranışından dolayı onu temize çıkarmada bu hikayeye sarılırlar. Yine Seyf'in rivayetlerinin nasıl olduğu ve nasıl bir değer ve itibara sahip olduğunu inceleyelim.
Bir Kaç Satırda Seyf b. Ömer-i Temimi
Seyf, yaklaşık hicri 170 yılında vefat etmiştir. O, Resulullah'ın (s.a.a) döneminden, Beni Saide Sakife'si ve Ebubekir'e biat edilmesi, irtidat savaşları, fetihler ve nihayet Cemel savaşı hakkında öyle rivayetlerde bulunmuştur ki şahsına mahsustur; bu rivayetleri ondan başka hiç kimse söylememiştir.
Rical ilmi bilginleri Seyf b. Ömer hakkında şöyle kaydederler:
"O zayıftır. Hadisi metruktur. Sözlerine itina edilmez. Söz konusu olmayan bir yalancı, hadis uyduran ve zındıklıkla suçlanan bir kişidir."[673]
Seyf kendi rivayetinde Resulullah'ın (s.a.a) için yüz elli sahabe uydurmuştur. Biz bunlardan doksan üçünü "Hamsun-e Miete Sehabiyyun Muhtelekun" (Yüz Elli Uydurma Sahabi) adlı kitabımızın iki cildinde her biri hakkında yaptığımız geniş incelemelerde kaydettik.
Seyf bunlardan yirmi dokuzunu kendi kabilesi olan Temim'den uydurmuş, hayalinde her biri için fetihler, kerametler, şiir ve hadis rivayetleri alanında bir sürü haberler uydurmuştur. Oysa Allah Tealâ ne bu insanları, ne de bunların rivayetlerini yaratmış değil; aksine bunların hepsini Seyf uydurmuştur. Biz, Abdullah b. Seba ve Hamsune Miete Sahabiyyun Muhtelekun[674] adlı kitaplarımızda bu ravilerden yetmişten fazlasını inceleyip gücümüz yettiği kadarıyla Seyf'in bu uydurma rivayetlerinin ravilerini aradık ve şu sonuca vardık: Seyf, Muhammed b. Sevad-i Nuveyre dediği ravilerinden birinden yaklaşık 216 rivayet, diğer ravilerinden ise daha az miktarda rivayet etmiştir; öyle ki, bir ravisinden sadece bir rivayet nakletmiştir.
Yine Seyf, Arap'lar için şairler Fars ve Rumlar için komutanlar, Müslüman ve Müslüman olmayan devletlerde topraklar uydurmuş, tarihi olayların yıllarını tahrif etmiş, isimleri İslam tarihinden kaydedilmiş olan seçkin kişilerin isimlerini değiştirmiş ve uydurduğu rivayetlerle Müslümanların arasında bir takım hurafeler yaymıştır.
Seyf irtidad ve fütuhatta hiç bir zaman vuku bulmayan savaşlar uydurmuş, bu savaşlarda feci bir şekilde Müslümanların eliyle öldürülen yüz binlerce ölüden bahsetmiştir; oysa ne bu savaşlar ve ne de böyle vahşice öldürmeler vuku bulmuş.
O uydurduğu şeylerde İslam'ın bir kılıç darbesiyle yayıldığını yaymıştır; biz Abdullah b. Seba adlı kitabımızın ikinci cildinin başında bunun temelsiz bir iddia olduğunu ispatladık.
Seyf'in uydurma rivayetleri, Ehl-i Sünnet'te hadis, tarih, edebiyat gibi İslam'ın önemli kaynaklarından yetmişine[675] girmiş, bu rivayetler Resulullah'ın (s.a.a) döneminden Muaviye'nin zamanına kadar bu kaynaklarda tamamen yayılmıştır. Herkesten daha fazla ve daha önce Seyf'e ilgi duyup rivayetlerini kitabında kaydeden kimse İmamu'l - Muvarrihin Muhammed b. Cerir-i Taberî'dir.[676] Taberî, Seyf'ten şu tür rivayetler nakletmiştir:
a- İslam ordusunun denizin üzerinde hareket edişi! Dareyh sahillerinden gemiyle bir gece-gündüzde alınabilecek yolu alışı!
İslam ordusu su üzerinde bu mesafeyi, üzerini bir miktar su almış olan kum üstünde hareket ediyormuş gibi katediyordu; öyle ki, denizin suyu develerin tırnaklarını zor kaplıyordu!
b- Kadisiye savaşında inekler, Seyf'in uydurduğu sahabe Asım b. Amr-ı Temimi'yle fasih bir Arapça'yla konuşuyorlardı. Bekir, geçmek istediği nehirlerde Etlal ismindeki atına "Etlal uç!" diye bağırır, Etlal da açık bir dille ona "Bakara suresinin hakkı için uçuyorum!" diye cevap verip nehrin üzerinden uçardı!
c- Kadisiye savaşında cinler, Temim savaşçılarının yiğitlikleri hakkında şiirler okumuşlardır!
d- Şuş şehrinin kapısı, Deccal'ın, duvarına tekme vurarak "İnfetih bizar"[677] demesiyle hiç kimsenin eli değmeden açıldı!
e- Veyh-i Erdeşir'in Behersir şehrinin fethinde melekler Esved b. Kutbe-i Temimi'nin dilinden Farsça kendisinin de anlamadığı bir söz söyledi; fakat o söz sebebiyle İranlılar kaçtılar!
Bu gibi efsane ve hurafeleri Taberî Seyf'ten almış, kendi Tarih'inde kaydetmiş, oradan Taberî'den sonra günümüze kadar yazılan diğer rivayet kaynaklarıyla İslam Tarihlerine geçmiştir; biz bunlardan bir bölümüne değineceğiz.
Seyf'in Hadislerinin Tarih-i Taberî,'den Diğer Kaynaklara Geçimesinin Sebebi
İbn-i Esir el-Kamil adlı kitabının mukaddimesinde şöyle yazar:
Ben bu kitapta, şimdiye kadar bir kitapta toplanmayan şeyleri topladım. İlk önce herkesin güvenerek dayandığı, ihtilaf konularında herkesin kabul ettiği İmam Ebu Cafer Taberî'nin Tarih-i Kebir'ine müracaat ettim...
Bu kitaptan sonra diğer meşhur tarih kaynaklarına müracaat ederek inceledim ve Tarih-i Taberî'de bulamadıklarımı onlardan alarak kitabıma ekledim... Yalnız Resulullah'ın (s.a.a) ashabı arasında vuku bulan olaylar konusunda Taberî'nin naklettiklerine, daha fazla açıklama yapılan veya başka birinin ismi söylen ya da nakli hiç bir açıdan ashaptan hiç birini kötülemeyen konular dışında bir şey eklemedim. Böylece ben, naklettiklerinin doğruluğuyla tanınan bu gibi muteber tarihlerden ve meşhur kitaplardan başkasından bir şey nakletmedim.[678]
İbn-i Kesir de İrtidad savaşları, fütuhat ve Osman dönemindeki karışık durum hakkında sahabenin rivayetlerinin sonunda şöyle yazar:
Bu İbn-i Cerir Taberî'nin -Allah rahmet etsin- tarih imamlarından kendi kitabında kaydettiklerinin özetidir; onun kaydettikleri arasında Şii ve diğerlerinden heva ve heves ehlinin isnat ettiği temelsiz yalan sözlerle uydurma hadisler görülmemektedir.[679]
İbn-i Haldun da der ki: Bu, sonunda toplumsal bağlılık ve birliğe sebep olan İslam hilafeti, irtidad, fütuhat ve savaşları hakkında sözün sonudur. Ben onların külliyatını özetle Muhammed b. Cerir-i Taberî'nin Tarih-i Kebir'inden naklettim. Taberî'nin kitabı, şimdiye kadar bu alanda gördüğümüz rivayet kaynaklarının en muteberi, sahabe ve tabbiinin adillerinden ibaret olan ümmetin ileri gelenleri ve seçkinlerinin eleştiri ve alayına sebebiyet veren şeylerden veya onların şek ve şüphelerinden en uzak kalanıdır.[680]
Sadr-ı İslam'ın Meşhur Bilginlerinin Seyf'in Rivayetlerini Seçmelerinin Nedeni
Taberî, fakir sahabe Ebuzer'le emir Muaviye'nin rivayetinde şöyle yazar:
"Onlardan çoğunu söylemekten hoşlanmıyorum; fakat bu alanda Muaviye'yi savunanlar Seyf'ten bir hikaye..."
İbn-i Esir de kendi Tarih'inde şöyle kaydeder:
"Muaviye, Ebuzer'e küfrederek öldürmeyle tehdit etti; sonunda onu havutsuz bir deveye bindirerek Medine'ye sürdü, oradan da söylenmesi salah olmayan çok dokunucu bir şekilde Rebeze'ye sürüldü!" Daha sonra Seyf'in hikayesini sözde Muaviye'yi savunanların dilinden nakleder!
Sahi, neden bu iki bilgin Muaviye'yle Ebuzer hakkında Seyf'in rivayetinden başkasını kaydetmemişlerdir?!
Bu iki bilgin Seyf'in rivayetinden başkasını nakletmemelerinin sebebi onların sahih olmasına güvenmedikleri için değil, o rivayetlerde hakim gücün Ebuzer'e karşı davranışında bir bahane ve kaçış yolu bulamadıkları içindi. Muaviye ile halife Osman'ı savunup mazeret gösterenler nezdinde buldukları tek şey Seyf'in zındık oluşu, onun ravilerinin ise uydurma kişiler oluşuydu.
Demek ki Taberî Tarih-i Kebir'ini bu nedenle Seyf'in temelsiz rivayetleriyle süslemiş, İbn-i Esir de bu sebeple Taberî'yi izleyerek Seyf'in rivayetlerini Tarih-i Taberî'den almıştır!
İbn-i Kesir de aynı yolu izleyerek hicri 36 yılı olaylarında ve Seyf'in rivayetleriyle kaydettiği Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Cemel savaşına kadarki olaylar sonunda şöyle diyor:
"Bu, İbn-i Cerir Taberî'nin -Allah ona rahmet etsin- tarih imamlarından kendi kitabında kaydettiklerinin özetidir!"
İbn-i Kesir'in buradaki tarih imamlarından maksadı Taberî'nin rivayetlerini aldığı Zındık Seyf b. Ömer'le onun uydurma ravileridir!
Fakat İbn-i Haldun gibi bir bilgin, Tarih-i Taberî'deki halifelere biat rivayetleri, irtidad hikayeleri, fütuhat veya Muaviye'ye biat için toplanıldığı yıl rivayetleri gibi Seyf'in rivayetlerinin seçilmesinin sebebini çok açık bir şekilde ve daha fazla vurguyla şöyle beyan ediyor:
"Tarih-i Taberî'de kaydedilen bu rivayetler şimdiye kadar gördüklerimizin en güveniliri, ümmetin ileri gelenlerinin yüce makamına oranla şek, şüphe ve eleştirilerden en uzak olanıdır!"
Buna binaen, Tarih-i Taberî'de, Seyf'in rivayetleri, onların rivayet kaynaklarından en önemlisi sayılmaktadır; çünkü bu rivayetler eleştirilerden, halifeler, valiler ve akrabalarını oluşturup ümmetin eleri gelenleri olan sahabe ve tabiin hakkında şek ve şüphe yaratmaktan en uzak olan konulardır.
Ümmetin ileri gelenlerinin kınanmasına neden olan bir rivayetin nakledilmesinin çirkin olduğuna ve ne pahasına olursa olsun, eleştiri konusunun sahabe hakkında geçerli göstermek için bir bahane ve mazeret aranması gerektiğine dair diğer bir delil de Sa'd b. Ebi Vakkas'ın, şarap içen Ebu Muhcen ismindeki birisinden şerî haddi kaldırması ve ordunun komutanı Sa'd'ın bu aykırı işine getirilmesi gereken mazerettir! Dikkat ediniz:
Sa'd'ın, Şarap İçen Ebu Muhcen'den Şerî Haddi Kaldırışı
Ebu Muhcen-i Sekafi, Usdu'l - Gabe, İstiab ve İsabe kitaplarında hayatında geçtiği gibi şarap içmeyi alışkanlık haline getirmesi yüzünden Ömer tarafından yedi defa şerî hadde çarptırılan ve sonunda Medine'den sürülen bir kişidir.
Ebu Muhcen, Kadisiye savaşında Sad b. Ebi Vakkas'ın ordusuna katılmış, şarap içmesi yüzünden Sa'd onu zincirle bağlayarak hapsetmiş, fakat Sa'd'ın karısı onu zindandan çıkarmıştır. Ebu Muhcen de savaş meydanının yolunu tutarak övgüye değer kahramanlıklar göstermiş, bu kahramanlığı yüzünden Sa'd da onu affederek şerî hadd uygulamaktan vazgeçmiş, "Vallahi şarap içtiğin için sana şeri hadd uygulamayacağım" demiştir. Ebu Muhcen ise, "Ben de artık şarap içmeyeceğim" demiştir!
Sa'd, Ebu Muhcen'den şerî haddi böyle kaldırmıştır. Fakat İbn-i Hecer, İsabe adlı eserinde Ebu Muhcen'in hayatında, İbn-i Fethun'un (ö. 519 hk.) İstiab'ın haşiyesinde basılan sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir:
İbn-i Fethun, "Neden Ebu Muhcen'in hikayesinde onun hiç çekinmeden şarap içen laubali bir kişi olduğunu ve... söylemiştir" diye Ebu Ömer'i eleştirmiştir. Daha sonra yazar ki: "İbh-i Fethun, Sa'd b.Ebi Vakkas'ın Ebu Muhcen'den şarap içme haddini kaldırmış olmasını kabul etmeyerek Sa'd hakkında böyle bir zannın mümkün olmadığını söylemektedir." Sonra da "Bunun daha iyi bir tevcihi vardır" demiş, fakat İbn-i Fethun bu iyi tevcihin ne olduğunu belirtmemiştir. Şayet demek istiyordu ki: "Sa'd, içinde olan bir şart yüzünden Ebu Muhcen'e şerî haddi uygulamamıştır; o da Ebu Muhcen'in şarap içmiş olmasının kendisine tespit olmasıydı! Bu da Allah Tealâ'nın Ebu Muhcen'i, halis bir tövbe ederek artık şaraba yaklaşmamaya muvaffak etmesine sebep oldu![681]
Hilafet Mektebi izleyicileri, sahabe ve tabiinin ileri gelenleri bildikleri halifeler, valiler ve ilk halifelerin akrabalarından Muaviye, Yezid, Mervan b. Hekem ve onların valilerine kadar kavmin ileri gelenlerini eleştiriden kurtarmak için bu şekilde mazeret aramaktalar!
Ve Seyf b. Ömer-i Zındık, sazı hangi tarafından çalacağını iyi bildiği için rivayetlerini asırlar boyunca Hilafet Mektebinin çeşitli tabakalarının isteğine uygun olarak uydurmuştur!
O, uydurma rivayetlerini, eleştiriye tabi tutulan halifelerle akrabalarını savunma adına ve böyle aldatıcı ve kalın bir perde ardında İslam'a darbe vurmak, İslam tarihini itibarsızlaştırmak ve İslam inançlarına zararlı hurafeleri sokmaktan ibaret olan hedeflerini herkesten gizleyip halk arasında, "İslam bir kılıç darbesiyle yayılmıştır!" sözünü yayabilmiştir.
Seyf, zındıklık amacına uygun olarak uydurduğu şeyler vasıtasıyla örneklerini nakledeceğimiz bütün hedeflerine ulaşmıştır. Peygamberlik iddiasında bulunan Esved-i Anesi'nin kıssasında ve Allah Tealâ'nın huzurunda İran padişahı Kesra'nın Resulullah'la (s.a.a) konuşmaları hikayesinde İslam inançlarına zararlı olan hurafeleri sokmak buna örnek teşkil etmektedir!
Seyf'in Rivayetlerinde Esved-i Anesi'nin Hikayesi
Taberî, peygamberlik iddiasında bulunan Esved-i Anesi'nin[682] hikayesinde Seyf'ten bir kaç rivayet nakletmiştir; biz bunların özetle kaydediyoruz:
Esved peygamberlik iddiasında bulunduktan sonra Yemen'i ele geçirdi ve Yemen'in İranlı padişahı Şehr b. Bazan'ı öldürerek karısıyla evlendi. Daha sonra ordusunu komutanlığını Kays b. Abduyağus'a ve Yemen'de oturan İranlıların işlerinin sorumluluğunu da Firuz ve Dazviye'nin üzerine bıraktı.
Resulullah'a (s.a.a), Esved'in bu hareketini duyunca Kays, Firuz ve Dazviye'ye bir mektup yazarak onlara savaş veya hileyle nasıl mümkünse Esved'in işini bitirip onu ortadan kaldırmalarını emretti.
Bu üç kişi hileyle Esved'i öldürmeye karar verdiler. Fakat Esved'in casusları onların komplolarını Esved'e bildirdiler. Esved bunu öğrenince Kays'ı çağırtarak ona, "Ey Kays! Meleğin ne dediğini biliyor musun?" dedi. Kays, "Ne diyor?!" diye sordu. Esved, "Melek diyor ki, sen Kays'a güvenerek ağırladın, nihayet senin tarafından yüce makamlara ulaştı, izzet ve yücelikte seninle bir oldu. Fakat o sana ihanet ederek düşmanına yöneldi, onun komutanı olarak saltanatı istedi; şimdi bu hileyi içinde saklamaktadır." O diyor ki: Ey Esved! Ey zavallı! Kays'ın boynunu vur; aksi durumda o seni hükümetten alarak boynunu vuracaktır" dedi!
Kays bin bir yemin ederek, bütün bunlar yalanladı ve şöyle dedi: "Sen bana nefsimden daha yücesin. Benim hakkımda böyle laf etmekten daha ulusun." Esved, "Ey zalim!" dedi, "Sen meleği yalancı mı biliyorsun?! Fakat senin sırrını melekler bana söylediler. Yaptıklarından dolayı pişman olup tövbe ettiğini biliyorum!"
Seyf der ki: Kays, Esved'in yanından ayrılınca Esved'le aralarında geçenleri arkadaşlarına söyledi. Bunun üzerine Esved hakkında düşüncelerinde daha da kararlı oldular. Bu nedenle Esved tekrar Kays'ı çağırtarak dedi ki:
"Ey Kays! Ben sana doğru söylemedim mi ve senin bana söylediklerinin hepsi yalan değil miydi?! Melek bana diyor ki: Ey zavallı, Ey zavallı! Eğer Kays'ın elini kesmezsen o senin başını kesecektir!"
Kays dedi ki: "Allah'ın peygamberi olan senin gibi birini öldürmem doğru olamaz. Öyleyse sen nasıl uygun görürsen hakkımda ona karar ver. Ben korkuyla endişe arasındayım. Beni öldürmelerini emret; çünkü bir defa ölmek bir günde defalarca gözlerimle ölümü görmemden daha iyidir!"
Seyf der ki: "Esved, Kays'a acıyarak serbest bıraktı. Sonra yüz deveyle yüz inek getirmelerini emretti. Hayvanları getirdiklerinde bir çizgi çizdi, kendisi de çizginin arkasında durdu ve hayvanların ayaklarını bağlamadan boğazladı. Hayvanların hiç biri o çizginin diğer tarafında geçmediler! Esved onları öylece kendi hallerine bıraktı. Hayvanlar çizginin arkasında çırpınarak öldüler!" Ravi der ki: "O gün kadar öyle ürpertici ve korkunç bir gün görmemiştim!"
Seyf der ki: "Sonunda Kays'la arkadaşları Esved'in karısını da kendi saflarına çekerek geceleyin dördü hep birlikte Esved'i öldürmek için saldırdılar.
Firuz ileri çıktı. Esved'in şeytanı onu uyandırarak Firuz'un orada olduğunu söyledi. Fakat Esved aksi bir tepki göstermedi. Bunun üzerine Esved'in şeytanı, hala horuldayarak Firuz'a bakmakta olan Esved'in sesiyle, "Ey Firuz! Ne istiyorsun benden?" dedi. Fakat Firuz ona fırsat vermeyerek Esved'in boynuna bir darbeyle indirerek onu öldürdü. O sırada Firuz'un arkadaşları Esved'in başını bedeninden ayırmak için odaya girdiler. Fakat Esved'in şeytanı onu hareket ettirmeye başladı. Onu öyle hareket ettiriyordu ki başını kesmek mümkün değildi. Bu yüzden ikisi Esved'in sırtına oturdular, Esved'in eşi onun saçlarından tuttu. Dördüncü kişi de bıçakla başını bedeninden ayırdı. O sırada Esved'in şeytanı onun diliyle anlaşılmaz bir söyledi ve Esved o güne kadar duyduğum ineklerin sesinden çok daha yüksek bir nara attı!
Esved'in narasıyla nöbetçiler başlarını odaya daldırarak "Bu ses neydi?!" diye sordular. Esved'in karısı, "Bir şey değil, peygambere vahiy nazil oldu!" dedi.
Seyf b. Ömer'in bu efsanesini Taberî ve Zehebî kendi Tarih'lerinde genişçe nakletmişlerdir. İbn-i Esir ve İbn-i Kesir bunu aynen, İbn-i Haldun ise özetle Taberî'den alarak kendi Tarih'lerinde nakletmişlerdi.
Esved-i Anesi'nin Rivayetinin İncelemesi
Bu rivayeti Seyf b. Ömer on bir rivayette, dört uydurma raviden şu şekilde nakletmiştir: Sehl b. Yusuf-i Hazrecî-i Selmi, Ubeyd b. Sahr-i Hazreci-i Selmî, Mustenyir b. Yezid-i Neh'i, Urvet b. Gazyet-i Duseyni.
Zındık Seyf bunları kendi hayalinde yaratmış; fakat Allah Tealâ şimdiye kadar bu isimde raviler yaratmamıştır!
Seyf'in Anesi hakkındaki uydurma rivayetini sahih olan diğer rivayetlerle mukayese edip bu rivayetin ve ravilerinin uydurma olduğunu Abdullah b. Seba adlı kitabımızın ikinci cildinde ispatladık.
Seyf'in Rivayetlerinde Kesra ve Peygamberin Allah Nezdindeki Üçlü Oturumları
Seyf, İran padişahı Yezdgerd'in Celula'da yenilgiye uğramasından sonra Horasan'a kaçış hikayesinde şöyle yazar: İran padişahı Yezdgerd, ordusunun Celula'da yenilgiye uğrayınca Rey'e kaçtı. Bu kaçışta İran padişahı devamlı bir devenin üzerindeki tahtırevanındaydı, orada uyuyor ve dışarı çıkmıyordu. Kaçanlar hiç durmadan öylece kaçışlarına devam ediyorlardı. Nihayet yolları üzerinde bir gölcüğün yanından geçmek zorunda kaldılar. Padişah tahtırevanda uyumuştu. Durumu bilmesi ve develer gölcükten geçerken korkmaması için köleler onu uyandırmak zorundaydılar.
Sersem bir halde uyanan padişah kendisini uyandırdıkları için köleleri azarlayarak dedi ki: "Beni kendi halime bırakacak olsaydınız bu ümmetin ne kadar dayanabileceğini bilecektim! Çünkü Muhammed'le birlikte Tanrıyla özel bir toplantımız vardı. Toplantıda Tanrı Muhammed'e, "Ümmetinin hükümetinin devamını yüz yıl kıldım", dedi. Muhammed ise, "Daha fazla kıl", dedi! Tanrı, "Olsun yüz yirmi yıl kıldım!" Bunun üzerine Muhammed , "Kendin bilirsin", dedi! Tam bu sırada siz beni uyandırdınız ve bu ümmetin hükümetinin ne zamana kadar devam edeceğini bilmeme engel oldunuz!"
Bu Üçlü Oturumun Rivayetinin İncelemesi
Seyf, Kesra ve Muhammed'in tanrı nezdindeki üçlü oturumu efsanesini kendi uydurma ravilerinden şöyle nakleder:
1- Muhammed. Seyf'in, Muhammed b. Abdullah b. Sevad-i Nuveyre diye tanıtmıştır.
2- Muhleb b. Akebe-i Esedi diye bilinen Muhleb.
3- Amr. Seyf, "Amr" adında iki ravi uydurmuştur. Biri, Amr b. Nufeyl ve diğeri ise Amr b. Reyyan'dır. Biz Yüz Elli Uydurma Sahabe ve Abdullah b. Seba adlı kitaplarımızın birinci cildinde bu ravilerin hepsinin uydurma olduklarını ispatladık.
Bu rivayetin metnini Yüz Elli Uydurma Sahabe adlı kitabımızın birinci cildinde inceleyerek bunun temelsiz olduğunu ispatladık. Dolayısıyla burada aynı şeyleri tekrarlamaya gerek görmüyoruz. Fakat zındık Seyf'in bu iki rivayeti hangi amaç ve hedefle uydurduğunu inceleyelim.
Nübüvvet iddiasında bulunan Esved arada bir Kays'ı çağırıyor ve ona, "Melek bana şöyle ve böyle dedi" diyordu. Haber getiren bu melek ise onun şeytanıydı. Esved apaçık bir mucize göstererek yere bir çizgi çizip yüz baş deveyle ineği o çizginin arkasında tutup ayaklarını bağlamadan hepsinin başını kesince onlar yerlerinden kımıldamayarak o çizginin diğer tarafına geçmediler, çizginin arkasında çırpınarak öldüler. Ravi de Esved'in bu işini çok büyük bilmiştir.
Seyf, ikinci rivayette ise Kesra'nın rüya aleminde Resulullah'la birlikte Tanrının huzurunda oturup üçlü bir oturum yaptıklarını gördüğünü söyler!
Birinci efsanenin sonucu şudur: Resulullah da peygamberlik iddiasında bulunmuştur; meleği gayptan ona haber getirmiş ve bir takım mucizeler de göstermiştir!
İkinci efsanede, bu zındık, tepeden tırnağa yalan ve alay dolu böyle bir rivayeti naklederek Allah ve Resulü'nün, ortak düşmanları olan İran padişahı Yezdgerd'le üçlü bir oturum yaptıklarını söylemekle Allah, Resulü ve Müslümanlarla alay etmiyor mu?
Ve sonunda Ehl-i Sünnet ve Hilafet okulunu ileri gelenleriyle tarihçileri Seyf'in hurafe efsanelerini naklederek İslam'ın tarih kitaplarını bunlarla doldurmuşlardır; öyle ki, bu efsaneler İslam'ın muteber kaynaklarından biri sayılmışlardır! Yine İslam tarihi kitaplarında Seyf'in, "İslam kılıçla, zor ve baskı uygulamakla yayılmıştır, başka bir şeyle değil!" sözünü yaymışlardır!
Evet, Seyf, irtidat ve fütuhat savaşları hakkında uydurduğu rivayetlerde İslam'ın kılıç ve kan ile ilerlediğini yaymıştır!
Tıpkı şu rivayetler gibi:
İrtidad Savaşları Rivayetlerinde Seyf'in Yalan ve Düzmeleri
Seyf, Ridde savaşlarında uydurduğu korkunç sahneleri bir takım kısa rivayetlerle nakletmiş, Taberî de onların hepsini muteber kitabında Ridde (irtidat) haberlerinin başında nakletmiştir:
Seyf şöyle diyor:
"Küfr, İslam topraklarını almış, fitne ve kargaşa ateşinin alevleri her tarafta yükselmiş, Kureyş ve Sakif kabileleri dışında bütün Araplar mürtet olarak İslam'dan çıkmışlardı!
Seyf daha sonra Gatfan kabilesinin mürtet oluşunu ve Hevazan'ın Ebubekir'in temsilcisine zekat ve sadakaları vermekten çekinmesini, Tey ve Esed kabilelerinin halifeye baş kaldırıp Talihe'nin etrafından toplanmalarını ve Selimoğulları kabilesinin başlarının mürtet oluşlarını söz konusu ederek şöyle diyor:
İnsanlar her tarafta böylece İslam'dan çıkıp mürtet oldular. Bunun üzerine, insanların veya kabile başlarının İslam'dan çıkıp yeminlerini bozduklarına dair her taraftan Resulullah'ın (s.a.a) valilerinin mektupları Medine'ye aktı...
Bu rivayeti İbn-i Esir'le İbn-i Haldun kendi Tarih'lerinde böyle nakletmişlerdir; fakat İbn-i Kesir bu rivayetin anlamını naklederek Tarih'inde şöyle yazıyor:
Resulullah'ın (s.a.a) vefatıyla, Mescideyn -Mekke'yle Medine- sakinleri dışında Arap İslam'a sırt çevirerek mürtet oldu![683]
Zındık Seyf b. Ömer, bu uydurma olayları naklettikten sonra bu mürtetlerin korkutma, tehdit, kılıç zoru, güç ve baskı uygulamayla İslam'a dönüşlerini kendi istediği gibi rivayetlerinde canlandırmıştır. Biz bunların arasından örnek olarak Ridde savaşlarında Ahabis savaşı(!) diye adlandırdığı şeyi naklediyoruz.
Seyf, Ahabis rivayetinde Akk kabilesi hakkında şöyle diyor:
Deniz kıyısındaki Akk ve Eş'areyn kabileleri, Resulullah'ın (s.a.a) vefat ettiğini haber alınca Tehame'de baş kaldıran ilk kabilelerden idiler.
Tahir b. Ebu Hale bu olayı Ebubekir'e rapo ettikten sonra kendisi Mesruk-i Akki ile birlikte onların üzerine giderek onlarla savaştı. Allah Tealâ da onları kafirlere galip etti. Yollarda onların cesetlerinden tepeler oluştu ve onların bu savaşı büyük bir zafer sayıldı!
Fakat Ebubekir, Tahir'in zafer haberini almadan şöyle cevap yazdı:
"Mektubun ve fitnecilerin üzerine hareket ettiğine, A'lab'da Ahabise karşı Mesruk'la kabilesinden yardım istediğine dair raporun elimize ulaştı ve buna rıza gösterildi. Şimdi aceleyle hareket et ve fitnecileri kötü bir şekilde yatıştır, onların huzur ve rahatlıklarını kaçır ve emrim gelinceye kadar A'lab'da bekle."
| Back | Index | Next |